PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mustafa Sungur Ağabey Anlatıyor...


m_safiturk
07-06-09, 13:32
Mustafa Sungur ağabey 1929 Eflâni doğumludur. Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsünü bitirmiş ve kendi köyünde bir müddet muallimlik yapmıştır. 1946 senesinde Külliyatta adları geçen; Muallim Ahmed Fuat, Mustafa Osman, Hıfzı Bayram, Mehmed Feyzi (R.H. aleyhim ecmain) ağabeyler vasıtasıyla Risale-i Nurları tanıdı ve okumaya başladı. 1947’de Emirdağ’ında Bediüzzaman'ı ziyaret etti. 1948’de Afyon mahkemesi münasebetiyle hapishaneye girdi. 1953'de Samsun Büyük Cihad gazetesine gönderdiği bir yazı yüzünden Samsun'da tekrar hapse alındı. 1954 senesinde Isparta'da şimdi müze olan evde Üstad Bediüzzaman'ın yanında temelli kalmaya başladı. Defalarca mahkemeye verildi, hapis yattı. Bediüzzaman Hazretlerinin en yakın hizmetkâr ve talebelerindendir.



ANKARA- Emek Mahallesi 15 AĞUSTOS 1972



15 Ağustos 1972 Ankara'da talebeyiz. Sungur ağabey dershanemize geldi. Tashih etmesi için hatıraları yazdığım defteri kendisine verdim. Sungur ağabey evvelâ defterimin başına kendi el yazısı ile verdiğim kırmızı ve yeşil mürekkepli dolmakalemlerle eski hurufla:“Bir sohbetteki konuşmamın kaleme alındığını gördüm. Baktım: O kadar değişmiş ki; zaman-ı mâzi, zamân-ı hâl değişmiş gibi geldi bana. M.Sungur” yazdı ve sonra lütfedip tashihatı yapıverdi. Sungur ağabeyimizin bu ihtarını Allahın izniyle hiç unutmadım. Ve inşallah ciddi bir hata yapmadan, hassasiyetle işin mesuliyetinin farkında olarak senelerce bu kayıtları muhtelif şekillerde yaptım.. Ö.Özcan



Sungur Ağabey şeyhle çekişince



Sungur ağabeyi Üstad Ankara'ya gönderiyor. Sungur ağabey orada (mütemadiyen) bir şeyhle çekişiyor, Ona kabul ettireceğim diye uğraşıyor. Üstadın yanına gelince, Üstad “sana manevî bir tokat vuracaktım, fakat Rahmet-i İlâhiye mâni oldu” diyor.



Menderes seni maarif nâzırı yapsa...



Üstad, Sungur Ağabey’e diyor: “Menderes seni maarif nazırı yapsa.



Mekteplerde Nurları okutacaksın dese, fakat arada sırada bazı meselelerde bizim dediğimiz gibi olacak dese, sen de kabul etsen... Nurdaki ihlâs bunu reddeder.”



Üstadı, cama dayanmış kavak ağaçlarını seyrederken gördük



Bir gün Üstadı cama dayanmış pencereden kavak ağaçlarını seyrederken gördük. Üstadımız bizi görünce: “Yüzer sinemadan, tiyatrodan on defa ziyade bunları seyretmek nefsimin hoşuna gidiyor” dedi.



Zübeyr ağabeyden bir tavsiye



Bir kardeş Zübeyir ağabeyden notlar yazmış, çok hoşuma gitti. O notlarda Zübeyr ağabey “Külliyatı iki kere hızlı okuyun, sonra lûgata bakın. Ne var ne yok önce görün” demiş. Zaten biz de ilk defa öyle yapmıştık.



Barla hayatım benim en saadetli günlerimdi



1947’de Üstad Barla’ya gidiyordu. Ben, Zübeyr ağabey ve Ceylan yanındayız. Üstad gitmeyle alâkalı bir şeyler söyledi fakat ben tam anlayamadım. Zübeyr ağabeylere “Üstad beni de yanına çağırdı mı? Yanına gideyim mi?” diye sordum onlar da anlayamamışlar.



Ben Üstadın yanına gittim. Üstad beni görünce : “Yahu sen niye geldin? Ben yirmi sene evvel gezdiğim Barla’yı tek başıma gezmek istiyordum. Benim hayâlim kuvvetli olduğu için yeniden o günleri yaşamak istiyordum... Barla hayatım benim en saadetli günlerimdi” demişti.



Sahiplerinden ziyade bunlardan istifade ediyorum



Isparta'da üzümlerin olduğu zamandı. Üstad bir gün şöyle ayağa kalkıp bağlara üzümlere tefekkürle baktı baktı ve: “Sahiplerinden ziyade bunlardan ben istifade ediyorum” dedi.



Celal Bayar Ramazanda halkın önünde rakı içince



Adnan Menderes'e yazılan mektup okunurken “Hem şimdi birisi hem Ramazan-ı Şerif'e, hem şeair-i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayet yaptığı vakit, muhaliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü” cümlesi bittiğinde, Sungur ağabey izah etti. “O zaman ki Cumhurbaşkanı Celal Bayar Ramazanda halkın önünde rakı içiyor, gazeteler de bunu yazmıştı.. Solcu gazeteler hararetle yazmıştı. İşte Üstadımız bundan bahsediyor.”



Cihad-ı Manevi



Üstad Isparta'da iken, Diyarbakır'dan Mehmed Kayalar’dan bir mektup geliyor. Mehmed Kayalar gördüğü bir rüyayı anlatıyor Üstad’a. Rüyada dört halife, Gavs-ı âzam hazeratını görüyor. “Yâ Resulullah maddî cihad zamanı” diyor. Mehmed Kayalar bundan maddî cihad zamanı geldiğini düşünüyor ve Üstada yazıyor. Üstad cevaben Mehmed Kayalar’a şöyle bir mektup yazıyor: “Rüyanızı tebrikle beraber, sakın yanlış anlama, maddî cihad ‘Tabiat Risalesi’ndeki gibi küfre karşı manevî kılınçla yapılan cihaddır.”



Afyon hapsinde Üstadın gözü soğuktan kapanmış.



Üstad Hazretleri Afyon hapsinde. Kışın çok soğuk, Üstad 60 kişilik koğuşta tek başına tutuluyor. Baktım gözü soğuktan kapanmış. Beni görünce “sobayı yak” diye işaret etti. Fakat odun yok ki yakayım. O zamanlar Afyonda (–20) derece soğuklar oluyordu.



Aynı Üstad, Rusya'da kumandana ayağa kalkmamış; Hurşit Paşaya ‘Şeriatın bir hakikatine bir ruhum olsa feda ederim’ demiş; M.Kemal'e ‘namaz kılmayan hâindir’ demiş vs.. Böyle bir Üstada bakın asayişi muhafaza için nelere sabrediyor.



Asayişi muhafaza



Afyon hapsinde Re’fet Bey, Kerem isminde bir Afyonlu köylüye Risale veriyor. Sonra Kerem hastalanıyor, 15 gün tebdil-i hava veriyorlar. Kerem de ‘hadi giderken Üstadın elini öpeyim de öyle gideyim’ diyor. Üstad 80 yaşına yakın. Üstadın elini öperken Kerem’e ‘niye öptün?’ diye tokatlıyorlar. Bunu Üstad bize anlattı ‘benim yerime onu dövdüler’ dedi. Bunlara sabrettiğini, ‘asayişi muhafaza için menfi hareket etmiyorum, onlara beddua bile etmiyorum, yeter ki Risale-i Nur’a zarar gelmesin, gelen nesillerin imanı kurtulsun diye sabrediyorum’ dedi.



Şeyh Celal



Bir gün Üstadımızla konuşuyorduk. Kastamonu'dan Mehmet Feyzi ağabeyin konuşması Üstadımızın konuşma tarzına çok benziyor. Bunu bir vesîle ile Üstadımıza arz ettiğimizde, Üstadımız dedi: “Siirt’te Şeyh Celâl var, o beni daha güzel taklid eder” dedi. Biz Üstadımız böyle dedikten sonra orada asker iken gittik, o Şeyh Celâl’i ziyaret ettik. O takva bir zat, hem de münzevi, 60 yaşından sonra evlenmiş.



Buyurdu ki:“Bir zaman Seydanın yanına gittim. 120 kadar mollaya Van'da ders veriyordu. Bir gün baktım, “Divan-ı Harb-i Örfî” yi okutturuyor Üstad talebelerine, çok taaccüp ettim, bu yüksek ilim medresesinde niye bunu okutuyor? diye. Bir gün Seyda bana dedi: ‘Yoksa sen bunu beğenmiyor musun?’ ‘Mahkemende bir müdafaan olmuş onu burada okutuyorsun, ne mânâsı var ki’ gibi bir üslûpla itiraz ettim. Seyda birden rovâlverini çıkardı ‘yoksa sen bana muhalif misin?’ dedi. Üç gün küs durdum, yanıma geldi dedi: ‘Şeyh Celâl sen nasıl bana itiraz edersen, ben Tiflis gitmişem, esir düşmüşem..’ diye anlatınca. Ben de dedim: ‘Seyda sen oralara giderken ben de senin üzerinde tayerân ediyordum’ dedim.



Hâlâ yüzümü kızartan bir hatıram



1970 senesinin yaz günlerinden birinde İzmir Hatay semtine bulunan “Kardeş Apartmanı”ndayız. Fethullah Gülen Hocaefendi orada kalıyor.. Biz Ankara'dan misafir olarak Hocaefendinin yanına gelmiştik. Mustafa Sungur, Şerafeddin Kartal ve birkaç Ağabeylerle beraber misafiriz. Hocaefendinin yanında da Abdullah Aymaz ile birkaç kişi daha var. Akşam yapılan ders ve sohbetten sonra Sungur ağabey Abdullah Aymaz’a ayrıca bazı şeyler sordu… ve yatma saati geldi.



Burada bir husus daima dikkatimi çektiği için yazmak istiyorum: Fethullah Gülen Hocaefendi gerek Sungur Ağabey gerekse Bayram Ağabey ve diğerlerine karşı son derece hürmetkâr ve edeb içinde davranıyordu. İzmirli olduğum için bunu iyi biliyorum. Zaman zaman Bayram Ağabeyle Ankara'dan İzmir'e Hocaefendiye ziyarete geldiğimizde veya ikisi arasında selâm getirip götürdüğümde ben buna hep şâhid olmuşumdur.



Neyse Sungur ağabey lâtife suretinde “ben şu denize nazır odayı istiyorum” dedi. Hocaefendi de “Ağabey o oda sizindir” dedi ve yattık. Sabah namazına kalktık, fakat benim banyo yapmam lâzımdı. Abdullah Aymaz “banyodaki kazanda devamlı sıcak su vardır, hemen gir” dedi. Baktım galvanizden ısıya tecridli yapılmış üçayaklı büyük bir depo, içi de sıcak’a yakın ılık su ile dopdolu. Ben yıkandım.. Aslında,annem babam İzmir'de oturduğu halde ‘eve gidersem ayrılamam’ diye ‘haydi şu çamaşırlarımı da sıcak suyu bulmuşken yıkayıvereyim’ dedim.. Dalmışım epey vakit geçmiş. Namaz vakti de daralmış. Birden Sungur Ağabeyin sesiyle irkildim. “Ne yapıyor bu içeride!” diye bağırıverdi. Hemen toparlanıp çıktım. Birde ne göreyim.. Herkes çoraplarını çıkarmış, paçalarını sıvamış banyonun önünde sıraya girmişler yarı uykulu bir vaziyette duvara dayanmış oturuyorlar. Yalnız Sungur Ağabeyle, Hocaefendi içeride oturuyordu. Aklım başımdan gitmişti.. Meğerse İzmir'de o zamanlarda sık sık olduğu gibi yine sular kesilmiş, diğer musluklar iptal olduğundan abdest alınacak tek su da banyoda varmış. Neyse herkes hemen abdestini aldı. Hocaefendinin arkasında cemaatle feyizli bir sabah namazı kıldık. O gece böyle geçmişti ama bu hâdise aklıma gelince hâlâ bir tuhaf oluyorum.



Ömer Özcan

sedahan
07-06-09, 20:16
Çok güzeldi.Büyük bir zevkle okudum.Allah hepsinden ve bizimle paylaşan abilerimizden de razı olsun...

EfSuN
07-06-09, 22:40
allah razı olsun..

Hakendiş
02-08-09, 12:17
"Isparta'da Nur kahramanlarını görmek istiyorum"

"Birgün Safranbolu'da Köprülü Camiinin yanındaki odada, Mustafa Osman Ağabeyimizin Nur'lardan okuduğu,

´Risale-i Nur, sönmez ve söndürülemez. Bir âlem-i manâda İmam-ı Ali'nin (r.a.) ilminde sordum´

cümlesini dinlerken ve aynı günlerde Hasan Feyzi'nin,

´Ey Risale-i Nur!´diye başlayan uzun mektubunu dinlerken,

beklenilen zat-ı Nuranînin Hazret-i Üstad olduğu, içimde hep canlanıyordu.

Aynı sene Emirdağ'da Hazret-i Üstadı ziyaretimi müteakip Isparta'ya gitmiştim.

Hüsrev Ağabey ve diğer Nur kahramanlarını görmek istiyordum.

Hüsrev Ağabeyin evinde Tahiri Ağabeyi de gördüm.

Hüsrev ağabeyimiz, ´Kardeşim Sungur, 1400 seneden beri ehl-i imanın beklediği zat gelmiştir´ sözü ,

içimdeki manâyı teyid ediyordu.

Hakendiş
02-08-09, 12:18
"Şarkın ulema ve evliyalarıyla beraber bulunmuştu"

"Evet, bu zat-ı alişan, fevkalâde kabiliyetleriyle beraber Şarkta zuhur etmiş.

Şarkın en mübarek, nurlu, ehl-i kalb, hüşyar, zekâvetli, en derin ve çetin meseleleri çözen

ulemâ ve evliyalarının hepsinin duasına nail olarak, teveccühlerini alarak,

aynı zamanda bütün oralarda medfun Şeyh Sıbgatullah, Ahmed-i Hani, Abdurrahman-i Taği gibi zevatın da himmetlerine ererek

ve gele gele, tâ başta Gavs-ı Azam olarak Âl-i Beytin kudsî imamların ders ve irşadlarına da mazhar olarak,

tekemmül ede ede, aynı zamanda

gençliğinden beri devam ettiği Cevşenü'l-Kebir gibi kudsî münacatların da feyizli derslerinden istifade ede ede

yetişmiş, gelişmiş, tekemmül etmiş.

"Hatta bir mektubunda bu hususa temasla.

İşte bu sır içindir ki, Yeni Said'in hususî üstadı olan İmam-ı Rabbanî, Gavs-ı Azam ve İmam-ı Gazalî, Zeynelâbidin (radıyallahu anhüm),

hususan Cevşenü'l-Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım.

Ve Hazret-i Hüseyin ve Hazret-i Ali (kerremallahu veche') den aldığım ders, otuz seneden beri,

hususan Cevşenü'l-Kebir'le, daima onlarla manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım´ buyuruyor.


"Bunları zikretmekteki maksadım, Hz. Üstadın her yönden ve azamî tecellilere mazhariyetle

manevî ve ruhî inkişafını bir derece ifade ile,

havsalarımız haricindeki namazdaki büyük huzurun ve Risale-i Nur'un kudsî ve ulvî mazhariyetini nazara vermektir.

Elbette ve hiç şüphe yok ki, şimdi başta Anadolu olarak

âlemi ihata eden Risale-i Nur'un çekirdeği olan Hz. Üstadın o daireye,

Âl-i Resul'e şayeste ve murtabıt mazhariyeti bulunacaktır.

Van'da iken, Mecmuatu'l-Ahzab'ı üç cilt olarak ve on beş günde bir devretmesi, evrad yerinde okuması gösteriyor ki,

o büyük zevatın umumunun mazhariyetlerini kendinde toplamıştı.

Nükte
02-08-09, 16:40
Her bir zerresiyle kurana,imana hizmet eden türkiyedeki ve dünyadaki hizmetleri yakından takip edip bu yaşında iman kurtarma ,nurları anlatma yolunda gecesini gündüzüne katan ehl_i kalp abimizden Allah ebeden razı olsun.Hayırlı uzun ömürler ihsan eylesin Rabbimiz inşaAllah amin.