Hatice_Sultan
24-04-09, 15:42
Bediüzzaman dinsel ve kültürel çoğulculuğun baskın olduğu bir toplumun üyesiydi. Özellikle onun da bağlı olduğu Maveraünnehr-Osmanlı-Maturidi geleneği dinsel, kültürel ve etnik çoğulculuğun temel yapı olduğu bir gelenekti.
Bu geleneğin modern cağa uygun yeniden üretilmesi misyonunu üstlenen Bediüzzaman’ın tüm yaklaşımları ve içtihatları da doğal olarak kültürel ve dinsel çoğulculuk eksenli olacaktı. Bu yönüyle onun tezleri ulusçu bir toplumda gerçekten zor anlaşılır ve kabul edilebilir tezlerdi.
Yasadığı realiteden hareketle Bediüzzaman; Kur’an’ı kültürel, dinsel ve etnik çoğulculuk eksenli okumuş ve yorumlamıştır. Mesela: ‘Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin’ (Maide/51) ayetini tefsir ederken hareket noktaları son derece ilginçtir. Ona göre:
1- Öncelikle, ayet’in anlamı apaçık olmalıdır, oysa bu ayet tevil ve yoruma açıktır.
2- İlgili ayet “umumi” değildir, “mutlak”tır; mutlak, sınırlanıp kayıtlanabilir, zaman büyük bir müfessirdir, kaydını ve sınırını ortaya koyduğunda ona kimse itiraz edemez.
3- Buradaki “illet”, yani dost olmama nedeni, sadece Yahudilik ve Hıristiyanlık sıfatlarıdır. Yani, kişinin sadece, dostluğunu Yahudi ve Hıristiyan olmasına bina etmektir; oysa insanda başka çok sayıda vasıf vardır, o güzel vasıflarından dolayı dost olmakta bir sakınca yoktur.
4- İslamiyet Müslümanların ehl-i kitapla evlenmesine izin vermiştir, evlilik sevgi üzerine kurulan bir ilişkidir, eşi Hıristiyan veya Yahudi olan bir Müslüman’ın elbette onu sevmesi tabiidir.
5- Her Müslüman’ın tüm sıfatları Müslümancı olmayabileceği, her Müslüman olmayanın tüm sıfatları da kafirce değildir, Müslüman olanların bazı sıfatları kafirce olduğu gibi, Müslüman olmayanların bazı sıfatları da Müslümanca olabilir. Bir gayr-i Müslimin Müslümanca olan bir sıfatını sevmek, taklit etmek, sanatını almak neden caiz olmasın?
6- Her cağın ilişkileri, kavramları cağının ruhundan etkilenir, cağın genel karakterinden anlam kazanır. Hz. Peygamber döneminde büyük bir dini inkılap gerçekleşti. Tüm zihinler dine kilitlendiğinden sevgiler, düşmanlıklar, dostluklar din eksenli idi. Böyle bir ortamda Müslüman olmayanlara sevgi ve ilgiden, doğal olarak bir nifak kokusu gelirdi. Ancak cağımızda egemen olan ilişkiler din merkezli değil, ekonomik, politik, ve bilimsel merkezlidir. Çağımızda tüm zihinler dünyasal gelişmelerle ilgilidir. Zaten Hıristiyan ve Yahudiler de geniş ölçüde dinlerinden uzaklaşmış, daha ziyade ekonomik ve bilimsel gelişmelere öncelik vermektedir. Dolayısıyla, onlarla dost olmak dinsel-merkezli değil ekonomik, politik ve bilimsel dostluktur. Ekonomi, politika ve bilim alanlarında dostluklar kurmak ise dünyanın imarı ve gelişmesine çalışmak ve küresel sulhu sağlamaktır, bu ise neden yasak olsun?
Bediüzzaman’ın ilgili ayeti bu şekilde tefsir etmesi günümüzde farklı din mensupları arasında diyalog faaliyetlerinin dini kaynaklarından biri olmuştur. Bu tefsir sayesinde Müslümanlar Batı’da ciddi açılım imkanları bulmuşlardır. Bu açılım giderek hem yaygınlaşmakta ve hem de derinleşmektedir, belki de bu tefsir tarzı küremizde ‘medeniyetler çatışması’ değil, ‘medeniyetler uzlaşması’nı doğuracaktır.
Bediüzzaman teolojik insan hürriyeti yorumunda da yine Maveraünnehr-Osmanlı- Maturidi geleneğine bağlıydı. Cenab-ı Hakk’ın kudret ve iradesine bir sınırlama getirmeden insan hürriyetini teolojik açıdan gevence altına alan Gelenbevi-Muhammed İzmiri-Taftazani- Sadruşşeria çizgisiyle uyum içerisindeydi. Ancak genel eğilimden farklı olarak Bediüzzaman, cağının gelişmelerini de dikkate alarak insan hürriyetini ahlak, politika ve dini, iç tecrübe bağlamında önemli ölçüde derinleştirmiştir. Hatta insanın tüm dini inkişafını sahip bulunduğu hürriyet derecesiyle özdeş sayacak kadar hürriyeti önemsemiştir. Ona göre hürriyet imanın bir hassasıdır, zira, “rabıta-i iman ile sultan-i kainata hizmetkar olan adam başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye izzet ve şehamet-i imaniyyesi bırakmadığı gibi, başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi şefkat-i imaniyesi bırakmaz”.
Bediüzzaman’a göre demokrasinin İslam toplumunda uygulanabilirliği
Bediüzzaman’ın düşüncesinde demokratik sistemin Müslüman toplumuna uygulanabilirliğini belirleyebilmek için demokrasinin teolojik, ahlaki ve hukuki temellerini belirlememiz gerekir. Burada ilk olarak Bediüzzaman’ın teolojik felsefesinde ‘mülk’-‘melekut’ ve ‘tekvini yasalar’-‘şer’i yasalar’ ayrımını incelemememiz gerekir.
Mülk-Melekut Ayrımı
Bediüzzaman’a göre “alem-i mülk” hukuk, ahlak ve eylem alanıdır, “alem-i melekut” ise itikat ve tevekkül alanıdır. Mümin, Allah’ın sonsuz gücü, ilmi, iradesi ve hikmeti olduğuna inanmak durumundadır. Allah, her şeyin yaratıcısı, rızık vericisi, düzenleyicisi ve rabbidir. Cenab-ı Hakk her an faal ve kayyumdur, o asla unutmaz, uyuklamaz, gaflete düşmez.
Ancak Cenab-i Hakk hikmeti gereği bir de bu mülk alemini yaratmıştır. İçinde yasadığımız dünya alem-i mülktür. Özellikle insana mülk aleminde diğer varlıklardan farklı olarak önemli bir özerk alan vermiştir. O özerk alanda insan tamamen serbesttir. Ayni şekilde alem-i mülk’te her şey rasyonel bir şekilde isler. Çünkü bu dünyada Cenab-ı Hakk’ın hikmeti geçerlidir, her şey belli bir sebebin neticesidir; doğa kanunları, beşeri hukuk sistemleri, ahlak sistemi, ekonomik ve politik kanunlar bağımsızca işler. İnsanlar irade ve akil sahibidirler, dolaysıyla yaptıklarından hem ahlaki olarak hem de hukuki olarak sorumludurlar. Allah’ın kudret ve ilminin her şeyi kuşatmış olması, insanların eylem alanlarını sınırlamaz ve secim imkanını ortadan kaldırmaz. İnsan kendi özgür iradesiyle serbestçe alternatifler arasında seçim yapar ve yürürlüğe koyar. ‘Yaptığım şeyi Allah biliyordu ve irade ediyordu’ demenin hukuki, ekonomik, politik ve ahlaki bir değeri yoktur. Çünkü Cenab-ı Hakk sadece insana bir taraftan akil ve irade vermiş, öbür taraftan da onları destekler, aydınlatır tarzda vahiy göndermiştir ve ekonomik, politik ve kültürel alanda kendi düzenini kendisinin kurmasına imkan tanımıştır. Aklin ve vahyin kılavuzluğunda siyasal ve ekonomik bir düzen kurarsa onun olumlu sonuçlarından hem bu dünyada hem de öbür dünyada yararlanacaktır; akil ve vahyin ilkelerini dikkate almadan kaba hayvansal içgüdülerinin egemenliğinde düzenler kurarsa onun politik, ekonomik ve sosyal sonuçlarını da olumsuz olarak yine kendisi yüklenecektir.
Öte yandan politik alanda egemen olan insandır. Hakimiyet insana aittir. Bu, hukuki alanda insanin mülk sahibi olması gibidir. Tüm kainatın Allah’ın mülkü olması, nasıl ki, hukuk önünde insanin mülk sahibi olmasına engel değildir, sahip olduğu mülk üzerinde tasarruf yetkisi vardır, politik alanda da insanin hakimiyet sahibi olması, Allah’ın hakimiyetiyle çelişmez. Kişi sahip bulunduğu insanlık özelliğine dayanarak istediği kimseyi serbest iradesiyle temsilci olarak ya da devlet başkanı olarak seçebilir, hoşuna gitmediği zaman da görevden uzaklaştırabilir.
Bu yaklaşımdan hareketle sunu söylememiz mümkündür. İnsan aklin ve vahyin öngördüğü evrensel adalet, hakkaniyet, refah, insan haysiyetinin olumlu yönde iyileştirilmesi gibi ilkeleri gerçekleştirecek ortak bir politik düzen kurmak zorundadır. Kur’an ve sünnette bu düzenin kesin tanımı yapılmamış, doğrudan insan aklına havale edilmiştir. İnsan oğlunun bugüne kadar geliştirdiği rejimler içerisinde demokratik rejim, adalet, hürriyet, ekonomik ve sosyal gelişme için en uygun sistemlerden biridir.
Bu geleneğin modern cağa uygun yeniden üretilmesi misyonunu üstlenen Bediüzzaman’ın tüm yaklaşımları ve içtihatları da doğal olarak kültürel ve dinsel çoğulculuk eksenli olacaktı. Bu yönüyle onun tezleri ulusçu bir toplumda gerçekten zor anlaşılır ve kabul edilebilir tezlerdi.
Yasadığı realiteden hareketle Bediüzzaman; Kur’an’ı kültürel, dinsel ve etnik çoğulculuk eksenli okumuş ve yorumlamıştır. Mesela: ‘Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin’ (Maide/51) ayetini tefsir ederken hareket noktaları son derece ilginçtir. Ona göre:
1- Öncelikle, ayet’in anlamı apaçık olmalıdır, oysa bu ayet tevil ve yoruma açıktır.
2- İlgili ayet “umumi” değildir, “mutlak”tır; mutlak, sınırlanıp kayıtlanabilir, zaman büyük bir müfessirdir, kaydını ve sınırını ortaya koyduğunda ona kimse itiraz edemez.
3- Buradaki “illet”, yani dost olmama nedeni, sadece Yahudilik ve Hıristiyanlık sıfatlarıdır. Yani, kişinin sadece, dostluğunu Yahudi ve Hıristiyan olmasına bina etmektir; oysa insanda başka çok sayıda vasıf vardır, o güzel vasıflarından dolayı dost olmakta bir sakınca yoktur.
4- İslamiyet Müslümanların ehl-i kitapla evlenmesine izin vermiştir, evlilik sevgi üzerine kurulan bir ilişkidir, eşi Hıristiyan veya Yahudi olan bir Müslüman’ın elbette onu sevmesi tabiidir.
5- Her Müslüman’ın tüm sıfatları Müslümancı olmayabileceği, her Müslüman olmayanın tüm sıfatları da kafirce değildir, Müslüman olanların bazı sıfatları kafirce olduğu gibi, Müslüman olmayanların bazı sıfatları da Müslümanca olabilir. Bir gayr-i Müslimin Müslümanca olan bir sıfatını sevmek, taklit etmek, sanatını almak neden caiz olmasın?
6- Her cağın ilişkileri, kavramları cağının ruhundan etkilenir, cağın genel karakterinden anlam kazanır. Hz. Peygamber döneminde büyük bir dini inkılap gerçekleşti. Tüm zihinler dine kilitlendiğinden sevgiler, düşmanlıklar, dostluklar din eksenli idi. Böyle bir ortamda Müslüman olmayanlara sevgi ve ilgiden, doğal olarak bir nifak kokusu gelirdi. Ancak cağımızda egemen olan ilişkiler din merkezli değil, ekonomik, politik, ve bilimsel merkezlidir. Çağımızda tüm zihinler dünyasal gelişmelerle ilgilidir. Zaten Hıristiyan ve Yahudiler de geniş ölçüde dinlerinden uzaklaşmış, daha ziyade ekonomik ve bilimsel gelişmelere öncelik vermektedir. Dolayısıyla, onlarla dost olmak dinsel-merkezli değil ekonomik, politik ve bilimsel dostluktur. Ekonomi, politika ve bilim alanlarında dostluklar kurmak ise dünyanın imarı ve gelişmesine çalışmak ve küresel sulhu sağlamaktır, bu ise neden yasak olsun?
Bediüzzaman’ın ilgili ayeti bu şekilde tefsir etmesi günümüzde farklı din mensupları arasında diyalog faaliyetlerinin dini kaynaklarından biri olmuştur. Bu tefsir sayesinde Müslümanlar Batı’da ciddi açılım imkanları bulmuşlardır. Bu açılım giderek hem yaygınlaşmakta ve hem de derinleşmektedir, belki de bu tefsir tarzı küremizde ‘medeniyetler çatışması’ değil, ‘medeniyetler uzlaşması’nı doğuracaktır.
Bediüzzaman teolojik insan hürriyeti yorumunda da yine Maveraünnehr-Osmanlı- Maturidi geleneğine bağlıydı. Cenab-ı Hakk’ın kudret ve iradesine bir sınırlama getirmeden insan hürriyetini teolojik açıdan gevence altına alan Gelenbevi-Muhammed İzmiri-Taftazani- Sadruşşeria çizgisiyle uyum içerisindeydi. Ancak genel eğilimden farklı olarak Bediüzzaman, cağının gelişmelerini de dikkate alarak insan hürriyetini ahlak, politika ve dini, iç tecrübe bağlamında önemli ölçüde derinleştirmiştir. Hatta insanın tüm dini inkişafını sahip bulunduğu hürriyet derecesiyle özdeş sayacak kadar hürriyeti önemsemiştir. Ona göre hürriyet imanın bir hassasıdır, zira, “rabıta-i iman ile sultan-i kainata hizmetkar olan adam başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye izzet ve şehamet-i imaniyyesi bırakmadığı gibi, başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi şefkat-i imaniyesi bırakmaz”.
Bediüzzaman’a göre demokrasinin İslam toplumunda uygulanabilirliği
Bediüzzaman’ın düşüncesinde demokratik sistemin Müslüman toplumuna uygulanabilirliğini belirleyebilmek için demokrasinin teolojik, ahlaki ve hukuki temellerini belirlememiz gerekir. Burada ilk olarak Bediüzzaman’ın teolojik felsefesinde ‘mülk’-‘melekut’ ve ‘tekvini yasalar’-‘şer’i yasalar’ ayrımını incelemememiz gerekir.
Mülk-Melekut Ayrımı
Bediüzzaman’a göre “alem-i mülk” hukuk, ahlak ve eylem alanıdır, “alem-i melekut” ise itikat ve tevekkül alanıdır. Mümin, Allah’ın sonsuz gücü, ilmi, iradesi ve hikmeti olduğuna inanmak durumundadır. Allah, her şeyin yaratıcısı, rızık vericisi, düzenleyicisi ve rabbidir. Cenab-ı Hakk her an faal ve kayyumdur, o asla unutmaz, uyuklamaz, gaflete düşmez.
Ancak Cenab-i Hakk hikmeti gereği bir de bu mülk alemini yaratmıştır. İçinde yasadığımız dünya alem-i mülktür. Özellikle insana mülk aleminde diğer varlıklardan farklı olarak önemli bir özerk alan vermiştir. O özerk alanda insan tamamen serbesttir. Ayni şekilde alem-i mülk’te her şey rasyonel bir şekilde isler. Çünkü bu dünyada Cenab-ı Hakk’ın hikmeti geçerlidir, her şey belli bir sebebin neticesidir; doğa kanunları, beşeri hukuk sistemleri, ahlak sistemi, ekonomik ve politik kanunlar bağımsızca işler. İnsanlar irade ve akil sahibidirler, dolaysıyla yaptıklarından hem ahlaki olarak hem de hukuki olarak sorumludurlar. Allah’ın kudret ve ilminin her şeyi kuşatmış olması, insanların eylem alanlarını sınırlamaz ve secim imkanını ortadan kaldırmaz. İnsan kendi özgür iradesiyle serbestçe alternatifler arasında seçim yapar ve yürürlüğe koyar. ‘Yaptığım şeyi Allah biliyordu ve irade ediyordu’ demenin hukuki, ekonomik, politik ve ahlaki bir değeri yoktur. Çünkü Cenab-ı Hakk sadece insana bir taraftan akil ve irade vermiş, öbür taraftan da onları destekler, aydınlatır tarzda vahiy göndermiştir ve ekonomik, politik ve kültürel alanda kendi düzenini kendisinin kurmasına imkan tanımıştır. Aklin ve vahyin kılavuzluğunda siyasal ve ekonomik bir düzen kurarsa onun olumlu sonuçlarından hem bu dünyada hem de öbür dünyada yararlanacaktır; akil ve vahyin ilkelerini dikkate almadan kaba hayvansal içgüdülerinin egemenliğinde düzenler kurarsa onun politik, ekonomik ve sosyal sonuçlarını da olumsuz olarak yine kendisi yüklenecektir.
Öte yandan politik alanda egemen olan insandır. Hakimiyet insana aittir. Bu, hukuki alanda insanin mülk sahibi olması gibidir. Tüm kainatın Allah’ın mülkü olması, nasıl ki, hukuk önünde insanin mülk sahibi olmasına engel değildir, sahip olduğu mülk üzerinde tasarruf yetkisi vardır, politik alanda da insanin hakimiyet sahibi olması, Allah’ın hakimiyetiyle çelişmez. Kişi sahip bulunduğu insanlık özelliğine dayanarak istediği kimseyi serbest iradesiyle temsilci olarak ya da devlet başkanı olarak seçebilir, hoşuna gitmediği zaman da görevden uzaklaştırabilir.
Bu yaklaşımdan hareketle sunu söylememiz mümkündür. İnsan aklin ve vahyin öngördüğü evrensel adalet, hakkaniyet, refah, insan haysiyetinin olumlu yönde iyileştirilmesi gibi ilkeleri gerçekleştirecek ortak bir politik düzen kurmak zorundadır. Kur’an ve sünnette bu düzenin kesin tanımı yapılmamış, doğrudan insan aklına havale edilmiştir. İnsan oğlunun bugüne kadar geliştirdiği rejimler içerisinde demokratik rejim, adalet, hürriyet, ekonomik ve sosyal gelişme için en uygun sistemlerden biridir.