PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : R. Nur'u sadeleştirmeyi düşünenlere!...


asilNUR
30-04-09, 17:42
Risale-i Nurlarin Sadelestirme ve icinde bazi mektup ve paragraflarin cikartilip (tahrif edilerek) basilmasi fikrine karsi, Umit Simsek Abinin mulahazalari, herkesi dikkatle dusundurmeli... tabi bu konuda manevi mesuliyet hissine sahip, kendini Nur Talebesi hisseden herkesi...

Sadelestirme konusu ile ilgili olarak simdiye kadar yazilanlar meseleyi vuzuha kavusturmak icin yeterli olsa gerektir. Bu bakimdan, meseleyi butun yonleriyle ele almak yerine, birkac ana nokta uzerinde durmak istiyorum.

Birincisi: "Risale-i Nur sadelestirilmeli mi?" ve/veya "Risale-i Nur sadelestirilebilir mi?" sorusuna herkesin verecegi bir cevap bulunabilir.

Fakat herkesten once bu konuda fikrinin sorulmasi gereken birisi varsa, herhalde o da eserin muellifi olmalidir. Risale-i Nur Muellifinin ise eserlerinin sadelestirilmesi hususunda riza ve muvafakatinin bulunmadigi herkes tarafindan bilinmektedir. Bunu bile bile bu eserler uzerinde boyle bir tasarrufa gitmenin Muellife saygi ile bagdasmayacagi aciktir. Hayrete deger olan husus su ki, bu tartismalar yururken, sadelestirmeyi yapan kisinin (veya kisilerin) "hukuku" uzerinde olaganustu bir hassasiyet gosterenler, Risale-i Nur Muellifinin hukuku uzerinde hic durup dusunmuyorlar. Acaba Hazret-i Bediuzzaman'in kendi eserleri uzerinde bir Aymaz kadar hakki yok mudur?

Ikincisi: Eskiden beri sadelestirme icin one surulen baslica gerekce, "eserlerin anlasilmadigi" iddiasi olmustur. Oysa bugun duzinelerce yayinevi, bu eserler sayesinde ayakta duruyor. Bu ulkede "anlasilabilir" dille yazilmis hicbir kitabin erisemedigi bir ragbete mazhar olan bu eserlerin milyonlarca okuyucusuna hergun yenileri katilmaya devam ediyor. Acaba Risale-i Nur'larin gordugu o muhtesem ilgi, anlasilmayisinin neticesi midir?

Ucuncusu: "Eserlerin daha da cok okunmasina dili engel oluyor" denecekse, boyle bir iddia da hayli tartismali olmakla beraber, dogrulugunu kabul edecek olsak bile, en azindan bir "Sana ne?" sorusunu sormaya herkesin hakki vardir. Eserin sahibi boyle bir endise icerisinde degil ise, ustelik eserinin lisanina dokundurmama konusunda da bir hassasiyet sahibi ise, baskalari kim oluyor ki, bu eserlerin dilini degistirmekte ve kendi arzusuna gore kesip bicmekte bir beis gormuyor?

Bir de, Risale-i Nur'un diline mudahalenin, eserlerdeki ilim ve tefekkur sistemiyle ilgili yonleri var ki, bunlar uzerinde de nasip olursa dusuncelerimizi kisaca sunmaya calisacagiz.

Ümit Şimşek

hediye
06-05-09, 22:08
günümüz insanı açıp doğrudan muhatap olmakta zorlanıyor. Aceleci veya Üstadın deyimi ile seri’üs-seyr olan günümüz insanı, fazla emek harcamadan bu hakikatlere ulaşıvermek istiyor.

Fakat şunu da görmek gerekir ki, günümüz üniversite gençleri bile neredeyse üç yüz - dört yüz kelime ile konuşuyor. Böyle bir dille yüksek hakikatler ve ince meseleler nasıl anlatılır ve nasıl anlaşılır? Kelimeler konuşurken ve düşünürken kullandığımız çok önemli bir vasıtadır. Konular derinleştikçe ve inceldikçe kelimelerde ki farklılıklar dediğimiz “nüans” lar son derece önemli hale gelmektedir.

Ayrıca terim haline gelmiş kelimelerin daha sade bir anlatımı diye bir şey söz konusu olamaz. Risalelerdeki kelimeler son derece özenle seçilmiş kelimeler ve asırlık İslamî kültürle yoğrulmuş ve terimleşmiş kelimelerdir. Bunu daha basit anlatacağım diye bu tür kelimeleri değiştirmek bırakın anlaşılmasını kolaylaştırmak, daha da zorlaştıracaktır. Böyle terimsel anlamı olmayan kelimeler belki sadeleştirilebilir ama, bunların sayısı da çok değil. Üstelik ben Bediüzzaman’la arama bir tercüman sokmak istemem.

Yani Risaleleri kendi seviyemize indirmek değil, Risalelerin seviyesine çıkmaya çalışmak lazım.

keçeli
07-05-09, 11:20
Allah razı olsun...

Kaderi_m
07-05-09, 13:14
hediye

günümüz insanı açıp doğrudan muhatap olmakta zorlanıyor. Aceleci veya Üstadın deyimi ile seri’üs-seyr olan günümüz insanı, fazla emek harcamadan bu hakikatlere ulaşıvermek istiyor.

Fakat şunu da görmek gerekir ki, günümüz üniversite gençleri bile neredeyse üç yüz - dört yüz kelime ile konuşuyor. Böyle bir dille yüksek hakikatler ve ince meseleler nasıl anlatılır ve nasıl anlaşılır? Kelimeler konuşurken ve düşünürken kullandığımız çok önemli bir vasıtadır. Konular derinleştikçe ve inceldikçe kelimelerde ki farklılıklar dediğimiz “nüans” lar son derece önemli hale gelmektedir.

Ayrıca terim haline gelmiş kelimelerin daha sade bir anlatımı diye bir şey söz konusu olamaz. Risalelerdeki kelimeler son derece özenle seçilmiş kelimeler ve asırlık İslamî kültürle yoğrulmuş ve terimleşmiş kelimelerdir. Bunu daha basit anlatacağım diye bu tür kelimeleri değiştirmek bırakın anlaşılmasını kolaylaştırmak, daha da zorlaştıracaktır. Böyle terimsel anlamı olmayan kelimeler belki sadeleştirilebilir ama, bunların sayısı da çok değil. Üstelik ben Bediüzzaman’la arama bir tercüman sokmak istemem.

Yani Risaleleri kendi seviyemize indirmek değil, Risalelerin seviyesine çıkmaya çalışmak lazım.



Allah(cc) razı olsun inşAllah....

Hakendiş
07-05-09, 13:22
Lisân-ı Nur


Latif SALİHOĞLU

Eski zamanda en büyük tehlike “hariçten” gelirdi. Onun için, karşı koymak, mukavemet etmek kolaydı. Eski zamanın dahilî en büyük tehlikesi ise, “cehaletten” gelirdi. Onun da izalesi kolaydı.

Çağımızdaki durumun büyük çapta değiştiğini kaydeden Bediüzzaman Said Nursî, Sebilürreşad gazetesi sahibi ve başyazarı Eşref Edip Bey’e 1952’de verdiği mülâkatta “Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti” diyor ve şunu ekliyordu: “Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur.”1

İman kalesinin bu zamanda tehlike altında olması şimdiki tehlikenin hem içeriden, hem dışardan; imanın âdeta dört koldan taarruza uğramasından kaynaklanmaktadır. Üstelik tehlikenin cehaletten değil de ilim, fen ve felsefe cânibinden geldiği düşünülürse, meselenin önemi daha iyi anlaşılmış olur.


Bediüzzaman’ın bu tehlike karşısındaki can alıcı tesbiti ve önerisi “Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslâh olsun, imanlar kurtulsun.”2 şeklindedir.

Hakendiş
07-05-09, 13:22
Buna göre zamanın en büyük dalâlet tehlikesine karşı galebe çalmanın, bozulan kalpleri ıslâh etmenin ve zedelenen iman kalesini tamir edip kurtarmanın yegâne çaresi Nur’dur, nuru göstermektir.

Bu yazıda ifade etmek istediğim “lisân-ı nur” da bu hakikate dayanmaktadır. Risale-i Nurlar bu asırda dûçar olduğumuz ferdî ve içtimaî problemlerimize çare olabilecek yegâne eserlerdir. Ancak bu eserlerin okunması veya okutulması esnasında, eserlerin dili ile ilgili bazı itirazlara ve önerilere rastlayabilmekteyiz. Şöyle ki: “Risâle-i Nur’un lisânı ağır ve ağdalıdır; bu yüzden anlaşılamamaktadır. Bu eserler herkesin daha rahat anlayabilmesi için sadeleştirilmelidir...”

Yukarıda da ifade edildiği şekliyle, bu zamanın en büyük tehlikesi, imanı tehlikeye düşüren menhus cereyanlar karşısında, Lisân-ı Nur’un târifiyle, ehl-i iman olanlar dahi, “Bu zamanda, âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih ediyor”3 durumuna düşebilmektedir.

Hakendiş
07-05-09, 13:23
Bana göre asıl mesele; dilin zorluğu, lisanın anlaşılmaması falan değildir. Asıl yapılmak istenen, imanları sarsan gaflet tabakasının kalınlaşması, dalâletin yaygınlaştırılması, basiretin körelmesi, kalp ve kafa midesinin bulandırılması yolunda bu tehlikeleri bertaraf edecek olan Risale-i Nurların diline müdahale ederek onun tesirinin azaltılması veya ortadan kaldırılmasıdır.

Yakın tarihimizde, milletimizin tarihi ve dini bağlarıyla ilişkisini kopartmak için dil üzerinde oynanan oyunlar herkesin gözü önünde cerayan etmiştir. Esasen dil, milletin tarihi, dini, kültürel bağlarıyla ilişkisini sağlayan önemli bir araçtır.

Dilin sadeleştirilmesi, bilinmeyen kelimelerin bu dilden ayıklanması gibi girişimler, bu sağlam bağı kopartmak anlamına gelmektedir. Risale-i Nurlar, bu köprüyü kuran, lisânıyla bunu daha da sağlamlaştıran eserlerdir. İşte, bunun için de nur lâzımdır; nurlu, feyizli bir lisân gerekmektedir.

Hakendiş
07-05-09, 13:23
Bu meyanda ihtiyaç duyulan reçete, Risâle-i Nur’un orijinalitesinde vardır. Bu orijinaliteye müdahale edildiği zaman, o nur zayıflar, o kuvvet, o feyiz ve bereket sönmeye yüz tutar, o köprü de büyük sarsıntı geçirir.

Risâle-i Nur’un, Kur’ân’ın feyzine dayanan sünûhât ve ilhamât ile telif edildiğini muhtelif bahislerde (Birinci Şuâ, 24. âyetin tevili) ifade eden Bediüzzaman, Birinci Şuâ’nın son bahsinde de, Kur’ân’ın bazı âyetlerine istinaden şu dokunulmaz ve cerhedilmez kudsî hakikati serdetmektedir:

“...Âyet, Risâle-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder. ...Âyet, mânâ-i remzî cihetinde, vazife-i irsiyeti yapan Risâle-i Nur’u, efrâdı içinde hususî bir iltifatla dahil edip, lisân-ı Kur’ân olan Arâbî olmayarak, Türkçe olmasını takdir ediyor.”4

İşte, Risâle-i Nur’un nurlu lisânını Kur’ân takdir ve tahsin ettiğine göre, bu mesele başkasının kesbî müdahalesine açık değil, kapalıdır demektir. Böyle bir hassasiyete, yani müellifin kendi görüşlerine ve tasarruflarına herkesin hürmet göstermesi gerekmez mi?

Hakendiş
07-05-09, 13:24
Bediüzzaman, başka bahislerde de, telifatı olan Risâle-i Nur’un değil lisânına ilişilmesine, tabirâtına dahi dokunulmasına kesinlikle müsaade etmemekte ve müsamaha göstermemektedir.

Risâle-i Nur’un nurlu lisânı, lâfızdan ziyade mânâya bakar, mânâya ehemmiyet verir. Bu itibarla da, Risâle-i Nur’un lisânı yeterince arıdır, durudur, sadedir, berraktır, sarihtir, fasîhtir.
Nur’un lisânı, “şerh, tanzim ve izâh ruhsatı”nın (Mektûbât, s. 413) ötesinde, asliyetine zerrece dokunulmayacak kadar açık ve anlaşılır bir sadelik arz etmektedir.

Ayrıca bu anlaşılma meselesi de herkesin kabiliyetine, gayretine ve samimiyetine göre ayrı ayrı derecelenmektedir. Kur’ân’ın bu zamanda bir “mu’cize-i mâneviyesi” olan, Kur’ân’ın semâsından nüzûl eden, Kur’ân-ı Hakîm’in feyzinden nebeân ile ziyâsından iktibas olunan Risâle-i Nur’un5 lisân ve üslûbundaki sadeliğini, cezâletini, fesâhatini, vuzûhatını ve usandırmayan halâvetini anlamayanlar olduğu gibi, anlamak istemeyenler yahut da anladığı halde kabullenmek istemeyenler de vardır.

Hakendiş
07-05-09, 13:24
Şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz ki: Hemen her fırsatta ve bazen de hiç gereksiz yere Risâle-i Nur’un lisânına ilişenler, asliyetine müdahale edenler, orijinalitesini bozmak isteyenler, değişik niyet ve emeller tahtında hareket etmektedirler veya bu tarzda hareket edenlere bilmeden yardımcı olmaktadırlar.

Bunların bir kısmı gerçekten de samimîdir, kalbîdir, hasbîdir. Mesele onlara izah edildiğinde, aynı samimiyetle Nurları okumaya ve hizmetinde bulunmaya devam ederler.

Bir kısmı art niyetlidir. Risâle-i Nur’un asliyetini kasten bozmak isterler. Tâ ki, me’hazındaki kuvve-i kudsiye zayıflasın, dağılsın, kaybolsun. Risâle-i Nur’u hiç olmazsa “sıradanlaştırmak” isteyen bu sûiniyet sahipleri karşısında durmak ve tahribatını izâle etmek de, çok zor bir hadise değildir.

Hakendiş
07-05-09, 13:25
Diğer bir kısmı ise, Risâle-i Nur’a ilmen olduğu kadar lisânen de “kıskançlığından” dolayı müdahale etmek ister. Kıskançlığı sebebiyle, bunlar da Nur’un lisânını bozmak, (hâşâ) adileştirmek ve sıradanlaştırmak isterler. Tâ ki, kendi ilmî/fikrî düzeylerine insin. Kendileri o yüksek seviyeye çıkamadıkları, çıkmaları da mümkün olmadığı için, “Nur’un kıymetinin tenzîlini arzu eder”ler. (Mektûbât, s. 413)

“Kardeşlerim!” nidâsıyla Nur Talebeleri’ne seslenen Bediüzzaman, adı geçen eserin aynı sayfasında “Bir şey daha kaldı, en tehlikesi de odur ki” diye başlayan paragrafta, ürpertici bir hakikati şu cümlelerle sürdürür:

“İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz.

Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.”6

Hakendiş
07-05-09, 13:26
Gerek İşârâtü’l-İ’câz ve gerekse Münâzarât isimli eserlerinin başlarında, Risâle-i Nur’da kullandığı lisâna ilişilmesine ve tâbiratına dokunulup değiştirilmesine kesinlikle râzı olmadığını belirten Bediüzzaman, bunun bir gerekçesini şöyle izah ediyor: “...Başkasının tashîhine katiyen râzı olamıyorum. Zirâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü, sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.”7

Bediüzzaman’ın Risâle-i Nur’daki söz ve tâbirleri, bir nevi “patent” gibidir. Orijinal haliyle nerede görünse, nerede okunsa hemen fark edilir. “İşte bu söz Risâle-i Nur’dandır; Üstad Bediüzzaman’ın sözüdür” şeklinde kendisini fark ettirecek tarzda orijinalliğe sahiptir.

Sadeleştirmeyle bu patent elden gider ve orijinalindeki kuvvet dağılır, kudsiyet zayi olur. Daha, tekrâren okunmasına da ihtiyaç kalmaz.
Oysa Risâleler, hem ferden, hem de müçtemian tekrar be-tekrar okunan, okunması gereken ve ortak bir dil oluşturarak cemaatleşme şuurunu yerleştiren eserlerdir.

Sıradanlaştırıldığında ise, seksen iki yıl evvel (1926) Barla’da mayalanan o ulvî, kudsî, mânevî “cemaatleşme şuuru” da Risale-i Nurların ortaya koyduğu sair ulvî hakikatlerle birlikte zayi olup gider.

Hakendiş
07-05-09, 13:26
Dipnotlar
1. Nursi, Said, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neş., İst., 2004, s. 542
2. Nursi, Said, Lem’alar, Yeni Asya Neş., İst., 2004, s. 107
3. Nursi, Said, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neş., İst., 2004, s. 17
4. Nursi, Said, Şualar, Yeni Asya Neş., İst., 2004, s. 625
5. Nursi, Said, Şualar, Yeni Asya Neş., İst., 2004, s. 6, 612, 615
6. Nursi, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş., İst., 2004, s. 413
7. Nursi, Said, Münazarat, Yeni Asya Neş., İst., 2004, s. 17