asilNUR
30-04-09, 17:44
Dr. Levent Bilgi’nin kitabından aktaracağımız “Altın ve Zaman” başlıklı yazı önemli mesajlar ve dersler yüklü:
Hayat ve Risale okumalarımızdaki en büyük engeldir zaman kıtlığı. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki herkes zamanın kıtlığından şikâyetçi. “Hiç zamanım yok” cümlesi günümüzün tüm dünyasında en çok kullanılan ortak kelimeler. Büyük iş adamlarından, öğrencilere, ev hanımlarından esnaflara kadar herkes hiçbir şeye yetişemiyor, vakit bulamıyor.
Kendimize vakit ayıramıyoruz!
Evimize vakit ayıramıyoruz!
Eşimize vakit ayıramıyoruz!
Çocuklarımıza vakit ayıramıyoruz!
Okumaya, Risaleler’imize vakit ayıramıyoruz!
Toplumsal bir felaket bu! Günlük hayatın koşuşmaları, hay huyu arasında zaman, bir buz parçası gibi eriyip gidiveriyor elimizden. İstediklerimize, sevdiklerimize bir türlü vakit ayıramıyoruz. Para kazanmak, artan ihtiyaçlarımızı karşılamak için daha çok çalışıyor, geri kalanlara daha az vakit bulabiliyoruz.
İnsanoğlu hayattan uzaklaşıp hayal ettiği gelecek güzel günlerde mutlu olmaya pek meraklıdır. Hepimiz, hemen penceremizin önünde açan çiçeklerden mutlu olacağımıza, ailemiz ve sevdiklerimizle şimdi güzellikler paylaşacağımıza, ufkun ötesinde sihirli gül bahçeleri hayal etmekteyiz.
Bizim küçük hayat düzenimiz ne kadar gariptir?
Küçük çocuk, “büyüdüğüm zaman” der.
Yetişkin insan, “evlendiğim zaman” der.
Yeni evli, “taksitlerim bitip evimi düzünce” der.
Orta yaşlı, “çocukları bir okutsak” der.
İleri yaşlı, “çocukları evlendirsek bir de emekli olsak” der.
Sonraki yaşlarda, belki ölürken “nerede hata yaptım?” diye düşünür.
Hep ertelemek, hep koşturmak, hep meşgul olmak bizi gizli bir boşluğa düşürür. Rolo May; “Yirminci yüzyıl insanının temel sorununun boşluk olduğunu” söyler. İnsanlar, sürekli bir şeylerin peşinde koşuyorlar; ama asıl istedikleri, istemeleri gereken şeyi kaçırıyorlar. Birçoğumuz bugün sıradan, sorgulamayan bir hayat yaşıyoruz. Kendimize sorular sormadan, anlamaya çalışmadan, nasıl kurulmuşsa her şey ona tabi olarak düşünmeksizin.
Tyler Durden; “Biz tarihin ortanca çocuklarıyız, diyor. Bir yerimiz ve amacımız yok. Büyük bir savaşımız, büyük depresyonlarımız yok. Bizim büyük savaşımız, manevî bir savaştır ve büyük depresyonumuz, hayatımızın ta kendisidir.”
Boşluk! Acele hayatların, düşünceye, tefekküre, anlamlandırmaya vakit ayıramayan modern insanın içinde bulunduğu tek olgu boşluk. Ye, iç, evlen, para kazan, harca, televizyon seyret ve uyu. Tatillerde bir yerlere gidip para harca. Yeni bir şey almayı dünyanın en önemli olayı kıl. Bizim en büyük depresyonumuz hayatımızın ta kendisidir. Öylesine boş ve anlamsız yaşıyoruz ki! Her yerde renk, tabela, reklam ve ışık var.
Olmayan şeyler: Anlam, saygı, fazilet ve bilgelik. Hayat, insanlara hiçbir şey öğretmiyor artık. İnsanlar öylesine gözlerini yumup kulaklarını tıkamışlar ki hakikate karşı. Hikâyelerimiz yok artık. Sadece üç gün içinde unutacağımız Amerikan yapımı şiddet kokan filmlerimiz ve bol aşklı, kanlı yerli dizilerimiz var. Hal böyle olunca büyük masallarımız, hep gerilerde kaldı. İdeallerimiz, ideolojilerimiz bile birkaç parlak koltuğa feda edilir oldu. Fikirler öldü, hedefler saptı, bilgelik eski zaman masallarında kaldı. İdealist insanların birçoğu da bugün can çekişiyor artık. Sadece herkesin hırslarla örülü şahsî hikâyesi kaldı bugün. Ortak düşlerimiz kayboldu.
Bediüzzaman; “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse ezhan enelere dönüp etrafında gezerler” diyor. Acele hayatlarımız, durmaksızın bizi koşuşturan işlerimiz ve maddî hedeflerimiz, bizi ulvî bir hedef sahibi yapmaktan alıkoyuyor. Ne kendi ruhumuzu ne de çevremizin ruhunu göremez oluyoruz ve tüm hedeflerimiz enelerimize, hırslarımıza ve nefislerimizi tatmine dönüyor. Bir hedefe, bir topluluğa olan bağlılığımız gün geçtikçe gevşeyip gidiyor. Bir konuda menfaatimiz yoksa herhangi bir fedakârlıktan da kaçıyoruz artık. Hikâyesizlik, yurtsuzluktur. Hedefsizlik, yoksulluktur.
Çocuklarımıza ihtiyarlayınca ne anlatacağız? Nasıl bu kadar çok para kazandığımızı mı? Kahramansız toplumların geçmişi de geleceği de yoktur. İdealleri olmayan hayatların da torunlarına anlatacak hiçbir şeyleri olmaz. Kahramanlık kişinin varolduğunun göstergesidir. Toplumların da ruhu, coşkusudur.
Oysa hayat, hiçbir zamanın ertelenemeyeceği kadar değerlidir. Bütün hayatımız, sadece yaşadığımız andır. Allah’ın yarattığı bu günde mutlu olmalı, sevinmeli ve sevdiklerimize vakit ayırmalı, hedefler seçmeli ve o yolda kendimizi aşmalıyız. Risale mütalaalarımıza, bugün, vakit ayırmalıyız.
Bugün ve bu an bize gaybdan gönderilen altın olsaydı “işim var, seninle meşgul olamam” demezdik herhâlde. Bediüzzaman, Risaleler’de 24 saati, 24 altına benzetir. Bu altınlar, bize, hiç yoktan istifademiz için ikram edilmiştir. Onlar bizim değildir ki istediğimiz gibi israf edelim. Bu verilen sermaye, ancak yerli yerinde, hakkı verilerek kullanılırlarsa ziyadeleşir. Zirvelerde yılanlar da bulunurmuş, kartallar da. Önemli olan hangi zirvede, ne olarak bulunacağımızdır.
Aslında zaman kıt değildir. Onu kıtlaştıran biziz. Hayat gittikçe daha koşturmacılı bir hal alıyor. Günlük sıkıcı işler çoğalıyor. Sırf aynı yerde durmak için bile daha çok koşmak zorunda kalıyoruz. Dünya gittikçe bizden daha fazla zaman istiyor. Bazen hayatımızla, yapmamız gereken işlerle öyle yoğunlaşıyoruz ki kendimizi kapana kısmış gibi hissediyoruz. Hayatımıza giren her yeni şey veya insan “Hey bana da zaman ayır!” diyor. Şimdi daha çok koşup daha az yaşıyoruz. Bu sürat içinde farkında dahi olmadan hayatımızın kontrolü çoğu zaman elimizden çıkıveriyor. Kendimizi, dış şartların oradan buraya çekiştirdikleri kuklalar olarak hissediyoruz.
Bu durumda hayatın hızını arttırmak bize bir şey kazandırmıyor. Çünkü biz hızlandıkça zamansızlık da hızlanıyor ve işler çoğalıyor. Risale okuyamamaktan şikâyet ediyor, bunun ıstırabını çekiyorsak artık durmanın ve etrafımıza şöyle bir bakmanın vaktidir. “Risale-i Nurlar her şeyi hallediyor, her meselemizi çözüyor, bize kemalat veriyor” demek, hiçbir şey halletmez. Nice Risale talebeleri tanıyorum ki Risale’yi çok sever, okumak ister, ancak yıllar geçmesine rağmen bir türlü ona vakit ayıramazlar. Her şeye, bilhassa kendi hırslarımıza, isteklerimize bunca vakit ayırırken Risale’ye zaman bulamıyorsak bir gaye-i hayal problemimiz var demektir.
Yaşamak bir sanattır. Bu sanat, Kur’an’ın ahengiyle icra edilirse anlamını bulacaktır. Yoksa hiçbir şeye vakit bulamadan, istediklerimizi yapamadan, sevdiklerimizi kaçırarak ıskalayarak hayat geçip gidecek.
Hayat ve Risale okumalarımızdaki en büyük engeldir zaman kıtlığı. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki herkes zamanın kıtlığından şikâyetçi. “Hiç zamanım yok” cümlesi günümüzün tüm dünyasında en çok kullanılan ortak kelimeler. Büyük iş adamlarından, öğrencilere, ev hanımlarından esnaflara kadar herkes hiçbir şeye yetişemiyor, vakit bulamıyor.
Kendimize vakit ayıramıyoruz!
Evimize vakit ayıramıyoruz!
Eşimize vakit ayıramıyoruz!
Çocuklarımıza vakit ayıramıyoruz!
Okumaya, Risaleler’imize vakit ayıramıyoruz!
Toplumsal bir felaket bu! Günlük hayatın koşuşmaları, hay huyu arasında zaman, bir buz parçası gibi eriyip gidiveriyor elimizden. İstediklerimize, sevdiklerimize bir türlü vakit ayıramıyoruz. Para kazanmak, artan ihtiyaçlarımızı karşılamak için daha çok çalışıyor, geri kalanlara daha az vakit bulabiliyoruz.
İnsanoğlu hayattan uzaklaşıp hayal ettiği gelecek güzel günlerde mutlu olmaya pek meraklıdır. Hepimiz, hemen penceremizin önünde açan çiçeklerden mutlu olacağımıza, ailemiz ve sevdiklerimizle şimdi güzellikler paylaşacağımıza, ufkun ötesinde sihirli gül bahçeleri hayal etmekteyiz.
Bizim küçük hayat düzenimiz ne kadar gariptir?
Küçük çocuk, “büyüdüğüm zaman” der.
Yetişkin insan, “evlendiğim zaman” der.
Yeni evli, “taksitlerim bitip evimi düzünce” der.
Orta yaşlı, “çocukları bir okutsak” der.
İleri yaşlı, “çocukları evlendirsek bir de emekli olsak” der.
Sonraki yaşlarda, belki ölürken “nerede hata yaptım?” diye düşünür.
Hep ertelemek, hep koşturmak, hep meşgul olmak bizi gizli bir boşluğa düşürür. Rolo May; “Yirminci yüzyıl insanının temel sorununun boşluk olduğunu” söyler. İnsanlar, sürekli bir şeylerin peşinde koşuyorlar; ama asıl istedikleri, istemeleri gereken şeyi kaçırıyorlar. Birçoğumuz bugün sıradan, sorgulamayan bir hayat yaşıyoruz. Kendimize sorular sormadan, anlamaya çalışmadan, nasıl kurulmuşsa her şey ona tabi olarak düşünmeksizin.
Tyler Durden; “Biz tarihin ortanca çocuklarıyız, diyor. Bir yerimiz ve amacımız yok. Büyük bir savaşımız, büyük depresyonlarımız yok. Bizim büyük savaşımız, manevî bir savaştır ve büyük depresyonumuz, hayatımızın ta kendisidir.”
Boşluk! Acele hayatların, düşünceye, tefekküre, anlamlandırmaya vakit ayıramayan modern insanın içinde bulunduğu tek olgu boşluk. Ye, iç, evlen, para kazan, harca, televizyon seyret ve uyu. Tatillerde bir yerlere gidip para harca. Yeni bir şey almayı dünyanın en önemli olayı kıl. Bizim en büyük depresyonumuz hayatımızın ta kendisidir. Öylesine boş ve anlamsız yaşıyoruz ki! Her yerde renk, tabela, reklam ve ışık var.
Olmayan şeyler: Anlam, saygı, fazilet ve bilgelik. Hayat, insanlara hiçbir şey öğretmiyor artık. İnsanlar öylesine gözlerini yumup kulaklarını tıkamışlar ki hakikate karşı. Hikâyelerimiz yok artık. Sadece üç gün içinde unutacağımız Amerikan yapımı şiddet kokan filmlerimiz ve bol aşklı, kanlı yerli dizilerimiz var. Hal böyle olunca büyük masallarımız, hep gerilerde kaldı. İdeallerimiz, ideolojilerimiz bile birkaç parlak koltuğa feda edilir oldu. Fikirler öldü, hedefler saptı, bilgelik eski zaman masallarında kaldı. İdealist insanların birçoğu da bugün can çekişiyor artık. Sadece herkesin hırslarla örülü şahsî hikâyesi kaldı bugün. Ortak düşlerimiz kayboldu.
Bediüzzaman; “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse ezhan enelere dönüp etrafında gezerler” diyor. Acele hayatlarımız, durmaksızın bizi koşuşturan işlerimiz ve maddî hedeflerimiz, bizi ulvî bir hedef sahibi yapmaktan alıkoyuyor. Ne kendi ruhumuzu ne de çevremizin ruhunu göremez oluyoruz ve tüm hedeflerimiz enelerimize, hırslarımıza ve nefislerimizi tatmine dönüyor. Bir hedefe, bir topluluğa olan bağlılığımız gün geçtikçe gevşeyip gidiyor. Bir konuda menfaatimiz yoksa herhangi bir fedakârlıktan da kaçıyoruz artık. Hikâyesizlik, yurtsuzluktur. Hedefsizlik, yoksulluktur.
Çocuklarımıza ihtiyarlayınca ne anlatacağız? Nasıl bu kadar çok para kazandığımızı mı? Kahramansız toplumların geçmişi de geleceği de yoktur. İdealleri olmayan hayatların da torunlarına anlatacak hiçbir şeyleri olmaz. Kahramanlık kişinin varolduğunun göstergesidir. Toplumların da ruhu, coşkusudur.
Oysa hayat, hiçbir zamanın ertelenemeyeceği kadar değerlidir. Bütün hayatımız, sadece yaşadığımız andır. Allah’ın yarattığı bu günde mutlu olmalı, sevinmeli ve sevdiklerimize vakit ayırmalı, hedefler seçmeli ve o yolda kendimizi aşmalıyız. Risale mütalaalarımıza, bugün, vakit ayırmalıyız.
Bugün ve bu an bize gaybdan gönderilen altın olsaydı “işim var, seninle meşgul olamam” demezdik herhâlde. Bediüzzaman, Risaleler’de 24 saati, 24 altına benzetir. Bu altınlar, bize, hiç yoktan istifademiz için ikram edilmiştir. Onlar bizim değildir ki istediğimiz gibi israf edelim. Bu verilen sermaye, ancak yerli yerinde, hakkı verilerek kullanılırlarsa ziyadeleşir. Zirvelerde yılanlar da bulunurmuş, kartallar da. Önemli olan hangi zirvede, ne olarak bulunacağımızdır.
Aslında zaman kıt değildir. Onu kıtlaştıran biziz. Hayat gittikçe daha koşturmacılı bir hal alıyor. Günlük sıkıcı işler çoğalıyor. Sırf aynı yerde durmak için bile daha çok koşmak zorunda kalıyoruz. Dünya gittikçe bizden daha fazla zaman istiyor. Bazen hayatımızla, yapmamız gereken işlerle öyle yoğunlaşıyoruz ki kendimizi kapana kısmış gibi hissediyoruz. Hayatımıza giren her yeni şey veya insan “Hey bana da zaman ayır!” diyor. Şimdi daha çok koşup daha az yaşıyoruz. Bu sürat içinde farkında dahi olmadan hayatımızın kontrolü çoğu zaman elimizden çıkıveriyor. Kendimizi, dış şartların oradan buraya çekiştirdikleri kuklalar olarak hissediyoruz.
Bu durumda hayatın hızını arttırmak bize bir şey kazandırmıyor. Çünkü biz hızlandıkça zamansızlık da hızlanıyor ve işler çoğalıyor. Risale okuyamamaktan şikâyet ediyor, bunun ıstırabını çekiyorsak artık durmanın ve etrafımıza şöyle bir bakmanın vaktidir. “Risale-i Nurlar her şeyi hallediyor, her meselemizi çözüyor, bize kemalat veriyor” demek, hiçbir şey halletmez. Nice Risale talebeleri tanıyorum ki Risale’yi çok sever, okumak ister, ancak yıllar geçmesine rağmen bir türlü ona vakit ayıramazlar. Her şeye, bilhassa kendi hırslarımıza, isteklerimize bunca vakit ayırırken Risale’ye zaman bulamıyorsak bir gaye-i hayal problemimiz var demektir.
Yaşamak bir sanattır. Bu sanat, Kur’an’ın ahengiyle icra edilirse anlamını bulacaktır. Yoksa hiçbir şeye vakit bulamadan, istediklerimizi yapamadan, sevdiklerimizi kaçırarak ıskalayarak hayat geçip gidecek.