nuryolcusu
20-11-09, 06:12
Uhuvvet Risalesinden:
İkinci düstur: Senin üzerine haktır ki,her söylediğn hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur.Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir.Zira,senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam,nasihati bazan damara dokundurur; aksülâmel yapar.
Çok büyük hakikatları, çok kısa ifadelerle, beyan eden Üstadımızdan, Rabbimiz ebediyyen razı olsun.
Bu veciz cümlelerden anlıyoruz ki, her bir söz bir çekirdek, bir tohumdur. Çekirdeğin içinde dev gibi bir ağaç gizli ama, o çekirdeği vaktinde, uygun bir zeminde ekmezsek, ya çürür, ya zayi olur veya çok az bir netice verir. Maddi ve dünyevi işlerde sebeplere, basamaklara riayet eden insan, Ahiret işlerinde de, sebeplere ve basamaklara riayet etmek zorunda, yoksa tevfiksizlikle cevap alacaktır.
Mektubatta 23.Mektubda:
Dördüncü Sualiniz: اِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ de hikmet ve gaye nedir?
Elcevab: Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır ki,
اَلْحَرِيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ * وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ
durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Demek Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir.
Nasılki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de: Tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz."
Mesela: Namaz kılmayan bir insana, sert bir şekilde:"Namaz kıl! Kılmazsan Cehennemde yanacaksın." desek. Dediğimiz doğrudur, haktır. Ama tarzımız yalnıştır, haksızdır. Ne yapacağız? Basamaklara riayet edeceğiz, sabredeceğiz.
Önce karşımızdaki kişiye kendimizi sevdireceğiz. Onun gönlüne gireceğiz. "İnsan. ihsanın kölesidir." Maddi-manevi ihsan edeceğiz. Hediye verebiliriz veya iltifatlarla, güzel hasletlerini takdir ederek, noksanlarını görmeyerek, bazen tevil ederek, kalbini kazanacağız.
Sonra, ona iman hakikatlarından, kainattaki mucizelerden, Rabbimizin büyüklüğünden, şefkat ve merhametinden bahsedeceğiz. Sonra azim nimetlerden bahsetmeye başlayınca, %99 o kendisi diyecek ki, "namaz kılmam lazım."
Şimdi iki hali nazara alıp, karşılaştıralım. Bize nasıl davranılmasını isteriz.
Acele eden ve sert davranan insanlar ya cahil dindardır. Dindar ama usul, metod, tarz bilmiyor. Kaş yapayım derken, göz çıkarıyor. Veya enaniyetli dindardır. Kendi üstünlüğünü göstermek için, karşısındakini eziyor. Birincisi manen mesul olmaz belki, usulsüzlüğünden manen azarlanabilir. İkincisinin özrü olmadığı gibi, kabahati çok büyük ve azabı ve zararı şiddetlidir.
Üstadımız bu iki manayı da nazara verirken, bizi hem cehaletten, hem enaniyetten kurtarırken, hizmete ve uhuvvete ait mühim bir düsturu öğretiyor. Tebliğ eden, tebliğden evvel kendine, kalbine, niyetine bakacak. Nefsinde yaşamadığı bir şeyi karşısındakine, sanki kendi yapar ve yapmış gibi söylemeyecek. Ama "bu meselede benim de bazı zaafiyetlerim var, kendimi düzeltmek için de şunları yapıyorum." Veya "Kardeşim, Nur Eserlerinde okudum. Böyle olmamız lazımmış." gibi kendimizi yukarı makamlardan indirmek. Kendimizi aradan çıkarabilirsek Risale-i Nur tam, hakiki ihlası yakaladığı için, kelimeleri, cümleleri, manaları tesir ediyor ve hidayete vesile oluyor. Ama biz kendimizi Üstad makamına getirir, başkalara da o makamdan ders vermeğe kalkarsak, aks-ül amel oluyor, geri tepiyor. Kabul edecekken, red ediyor ve inad ediyor.
Bir de: "senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam,nasihati bazan damara dokundurur; aksülâmel yapar.'' demekle... Sabırla, basamaklara riayet ederek söylesen bile, eğer netice istenilen gibi olmazsa, kusuru kabahati karşındaki insana atma. Kendine al. O hadiseyi nefsinin terbiyesine vesile eyle. İlticaya vesile yap. "Ya Rab! Ben ihlaslı yapamadığım için, sen muvaffak etmedin. Kabahat bendedir. Beni ihlas-ı hakikiye mazhar et, hizmetinde istihdam et. Benim yüzümden kimseyi bu davaya, bu hizmete küstürme, düşman etme. Beni perde etme." diye yalvar.
29.Mektubdaki şu ifade çok manidar.
"Bir zaman, dünyanın bir büyük makamını işgal eden küçük bir insan, şöhretperestlik yolunda büyük bir kabahat işlemekle, âlem-i İslâmın nazarında maskara olduğu vakit, geçen temsilin mealini ona ders verdim; başına vurdum. İyi sarstı, fakat kendimi hubb-u câhtan kurtaramadığım için, o ikazım dahi onu uyandırmadı."
Üstad gibi maneviyatta zirve bir Zat böyle derse, bizim ne dememiz lazım.
İkinci düstur: Senin üzerine haktır ki,her söylediğn hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur.Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir.Zira,senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam,nasihati bazan damara dokundurur; aksülâmel yapar.
Çok büyük hakikatları, çok kısa ifadelerle, beyan eden Üstadımızdan, Rabbimiz ebediyyen razı olsun.
Bu veciz cümlelerden anlıyoruz ki, her bir söz bir çekirdek, bir tohumdur. Çekirdeğin içinde dev gibi bir ağaç gizli ama, o çekirdeği vaktinde, uygun bir zeminde ekmezsek, ya çürür, ya zayi olur veya çok az bir netice verir. Maddi ve dünyevi işlerde sebeplere, basamaklara riayet eden insan, Ahiret işlerinde de, sebeplere ve basamaklara riayet etmek zorunda, yoksa tevfiksizlikle cevap alacaktır.
Mektubatta 23.Mektubda:
Dördüncü Sualiniz: اِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ de hikmet ve gaye nedir?
Elcevab: Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır ki,
اَلْحَرِيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ * وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ
durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Demek Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir.
Nasılki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de: Tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz."
Mesela: Namaz kılmayan bir insana, sert bir şekilde:"Namaz kıl! Kılmazsan Cehennemde yanacaksın." desek. Dediğimiz doğrudur, haktır. Ama tarzımız yalnıştır, haksızdır. Ne yapacağız? Basamaklara riayet edeceğiz, sabredeceğiz.
Önce karşımızdaki kişiye kendimizi sevdireceğiz. Onun gönlüne gireceğiz. "İnsan. ihsanın kölesidir." Maddi-manevi ihsan edeceğiz. Hediye verebiliriz veya iltifatlarla, güzel hasletlerini takdir ederek, noksanlarını görmeyerek, bazen tevil ederek, kalbini kazanacağız.
Sonra, ona iman hakikatlarından, kainattaki mucizelerden, Rabbimizin büyüklüğünden, şefkat ve merhametinden bahsedeceğiz. Sonra azim nimetlerden bahsetmeye başlayınca, %99 o kendisi diyecek ki, "namaz kılmam lazım."
Şimdi iki hali nazara alıp, karşılaştıralım. Bize nasıl davranılmasını isteriz.
Acele eden ve sert davranan insanlar ya cahil dindardır. Dindar ama usul, metod, tarz bilmiyor. Kaş yapayım derken, göz çıkarıyor. Veya enaniyetli dindardır. Kendi üstünlüğünü göstermek için, karşısındakini eziyor. Birincisi manen mesul olmaz belki, usulsüzlüğünden manen azarlanabilir. İkincisinin özrü olmadığı gibi, kabahati çok büyük ve azabı ve zararı şiddetlidir.
Üstadımız bu iki manayı da nazara verirken, bizi hem cehaletten, hem enaniyetten kurtarırken, hizmete ve uhuvvete ait mühim bir düsturu öğretiyor. Tebliğ eden, tebliğden evvel kendine, kalbine, niyetine bakacak. Nefsinde yaşamadığı bir şeyi karşısındakine, sanki kendi yapar ve yapmış gibi söylemeyecek. Ama "bu meselede benim de bazı zaafiyetlerim var, kendimi düzeltmek için de şunları yapıyorum." Veya "Kardeşim, Nur Eserlerinde okudum. Böyle olmamız lazımmış." gibi kendimizi yukarı makamlardan indirmek. Kendimizi aradan çıkarabilirsek Risale-i Nur tam, hakiki ihlası yakaladığı için, kelimeleri, cümleleri, manaları tesir ediyor ve hidayete vesile oluyor. Ama biz kendimizi Üstad makamına getirir, başkalara da o makamdan ders vermeğe kalkarsak, aks-ül amel oluyor, geri tepiyor. Kabul edecekken, red ediyor ve inad ediyor.
Bir de: "senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam,nasihati bazan damara dokundurur; aksülâmel yapar.'' demekle... Sabırla, basamaklara riayet ederek söylesen bile, eğer netice istenilen gibi olmazsa, kusuru kabahati karşındaki insana atma. Kendine al. O hadiseyi nefsinin terbiyesine vesile eyle. İlticaya vesile yap. "Ya Rab! Ben ihlaslı yapamadığım için, sen muvaffak etmedin. Kabahat bendedir. Beni ihlas-ı hakikiye mazhar et, hizmetinde istihdam et. Benim yüzümden kimseyi bu davaya, bu hizmete küstürme, düşman etme. Beni perde etme." diye yalvar.
29.Mektubdaki şu ifade çok manidar.
"Bir zaman, dünyanın bir büyük makamını işgal eden küçük bir insan, şöhretperestlik yolunda büyük bir kabahat işlemekle, âlem-i İslâmın nazarında maskara olduğu vakit, geçen temsilin mealini ona ders verdim; başına vurdum. İyi sarstı, fakat kendimi hubb-u câhtan kurtaramadığım için, o ikazım dahi onu uyandırmadı."
Üstad gibi maneviyatta zirve bir Zat böyle derse, bizim ne dememiz lazım.