Orijinalini görmek için tıklayınız : Bugün Risâle-i Nurdan ettiğimiz istifâde..?
Hem o Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, cezalet ve belâgat-ı Kur’aniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki:
“Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâgat ve cezalet,
bütün enva’ıyla âhirzamanda en mergub bir suret alacaktır.
Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için,
en keskin silâhını cezalet-i beyandan ve en mukavemet-sûz kuvvetini belâgat-ı edadan alacaktır.”
27. Söz
Bu başlıkta gün içinde Risâle-i Nur okumalarımızdan, dikkatimizi çeken, ders aldığımız cümleleri not düşelim..
(Bir nevî günlük not defterimizmiş gibi..)
Rabbim istifadelerimizi ziyade eylesin; EBEDİ İHTİYACIMIZ hürmetine... AMİN..
Allah razı olsun abla..
Dua ile..
Duâlara binler âmin..
Bu başlıkta gün içinde Risâle-i Nur okumalarımızdan, dikkatimizi çeken, ders aldığımız cümleleri not düşelim..
(Bir nevî günlük not defterimizmiş gibi..)
Duâlara binler âmin..
Bu başlıkta gün içinde Risâle-i Nur okumalarımızdan, dikkatimizi çeken, ders aldığımız cümleleri not düşelim..
(Bir nevî günlük not defterimizmiş gibi..)
Ben de başlığı ilk okuduğumda, benzer bir reaksiyon algılamıştım, ama mesajın içinde bu açıklamayı göremediğim için sadece DUA yazdım..
Güzel bir proje.. İstifade etmeye çalışacağız inşaallah..
Dua ile..
Hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisanla
bu kadar cazibedar bir tarz-ı beyan ve sürükleyici bir hareket izhar eden
ve gayet feyyâz bir aşk ve heyecan terennüm eden
bir derya-yı İmân ve bir hazine-i tevhid ve bir umman-ı hikmet halinde coşan
bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz?
Şualar
Risale-i nurun gafletin en derin perdelerini yırttığını öğrendim.Nasıl mı
kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz.
(Sözler - 634)
bu tarz ifadelerle....
RİSALE-İ NUR eserlerinin, meseleleri, tereyağından kıl çeker suhuletinde ve aklı, kalbi, hatta nefsi de ikna edecek surette halletmesine bir numune olarak, dün akşam okuduğum YİRMİ YEDİNCİ SÖZ'ün HATİME'sinde bir kısım vardı..
"Eğer desen : Hak bir olur; nasıl böyle dört ve oniki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?"
Cevaben, bir SU ÖRNEĞİ ile o kadar mükemmel bir izah vardı ki.. Kısaca onu da paylaşmak istiyorum..
"Elcevab: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır, tıbben vâcibdir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mubahtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: "Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur." "
Bu soruyu, kısa bir sür önce bir kardeş sormuştu.. Beraber buradan okumuştuk.. Ve hamdolsun, o kardeşin meselesi de hallolmuştu..
Rabbimiz, RİSALE-İ NUR NİMETİNE, mütemadiyen okuyarak şükredebilenlerden eylesin bizleri inşaallah.. Zaten, ZÜBEYİR AĞABEYİMİZİN İFADESİNE GÖRE, "GÜNDE 25 SAYFA OKUYAN HİZMET EDER" düsturu iktizasınca, okuyunca, Rabbimiz hizmet kapılarını da açıyor..
Devam duası ile..
Ey insan!
Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin.
O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp
levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhude ıztıraba düşüp azap
çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir.
Kudretine istinad et; rahmetini ittiham etme.
Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.
20.Mektup
El- aman, el- aman, Ya Hannan, Ya Mennan, Beni günahlarımın agır yükünden halas eyle LEMALAR [17.LEMANIN 12.NOTASI]
BİRİNCİ NOTA
Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen, 1 hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firakla senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul.
Madem biz kadere teslim olup bu sıkıntıları, 1 خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا ( “İşlerin en hayırlısı zorlu olanıdır.” )sırrıyla, ziyade sevap kazanmak cihetiyle mânevî bir nimet biliyoruz. Ve madem geçici, dünyevî musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor. Ve madem biz hakkalyakîn derecesinde yakînî bir kat’î kanaatımız var ki, biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı haller ile müftehirâne, müteşekkirâne “bir mücahede-i mâneviye yapıyoruz” diye, şekvâ etmemek lâzımdır.
Tarihçeyi hayat..
nuryolcusu
22-12-09, 01:53
Akşam dersinde Pamukovada okunan dersten cüz'i bir istifadeyi tekrar edelim.
15. Şuada Üstadımız şöyle demiş:
Ve onun memuriyetine teslimiyetini ve getirdiği saadet-i ebediye beşaretini tasdik ettiğini ve beşeriyetin derin bir aşkla ve fıtrî ve istidadî pek kuvvetli bir iştiyakla aradığı hayat-ı bâkiyeye sağlam bir yol açtığına karşı âlem-i İslâm minnetdarane, müteşekkirane Esselamü aleyke eyyühennebiy ile bir manevî ziyaret ve görüşmek ve üçyüzelli milyon, belki milyarlar namına onu tebrik eder.
Her bir kelime çok mühim ama şu ifade çok enteresan, çok acib: Esselamü aleyke eyyühennebiy ile bir manevî ziyaret ve görüşmek.. Aleyke de bulunan ke şahıs zamiri ve sen,senin demek. Karşımızda olmayan bir kişiye sen veya senin demeyiz. Ancak muhataba deriz.
Demek her namazda teşehhüdde biz Esselamü aleyke eyyühennebiy cümlesiyle Peygamberimizin asm. huzuruna çıkıp, bir manevî ziyaret ve görüşme yapıyoruz ve Allahın selamı, rahmeti, bereketi SENİN üzerine olsun YA NEBİ diyoruz. Ne büyük saadet. Biz görmesek de O bizi görüyor ve selam ve duamıza mukabele ediyor.
Kâinatın umum zerratının umum zamanlarındaki umum dakikalarının bütün âşirelerine darbedilip, hasıl-ı darb adedince o Zât-ı Ahmediyeye salât ü selâm, nihayetsiz hazine-i rahmetinden inmesini, Zât-ı Ferd-i Ehad-i Samedden niyaz ediyoruz!..
Hatice_Sultan
22-12-09, 10:59
Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran bu memlekette Risaletü’n-Nur dairesine sadakatle girenlerdir.
Çünkü onlar, Risaletü’n-Nur’dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede ettiklerinden, kemâl-i teslimiyet ve rızayla, rububiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler.
İşte bu hakikate binaen, değil yalnız hayat-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saadet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübelerle, Risaletü’n-Nur’un imanî ve Kur’ânî derslerinde bulabilir ve buluyorlar.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi / Said Nursî
Bende bu bölümü okurken, Rabbime hamd ettim. Vesile olanlardan rabbim binler razı olsun. Belki Nurların hakkını veremiyorum ama, inşallah okumaların bereketiyle azgın nefsimin elinde çebelleşirken hep Nurlar imdadıma yetişiyor, tam her şeye boş vermişlik sardığında dört bir yanımı, yeniden umudum yeşeriyor, silkinip yeniden emekliyorum. Bana çok dua edin kardeşler, dualarınıza çok ihtiyacım var.
Okuduğum bölümde çok harika yerler var.. Ben, aşağıdaki kısmı paylaşmak istiyorum..
" ... Evet şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemiç olan hadsiz istidadların sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet insanın cevheri büyüktür. Öyle ise, ebede namzeddir. Mahiyeti âliyedir, öyle ise cinayeti dahi azîmdir. Sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Ona Cehennem ağzını açmış bekliyor. Cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış gözlüyor.
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ'den..
Gerçekten, İNSANIN mahiyetini anlamak, anlatmak için çok güzel ifadeler..
Hiç DOYMAYAN duygularımız, CENNETE ÖZLEMİ ifade edercesine, bu dünyada hep daha iyisine talip.. Demek ki, ne bu FANİ DÜNYA ve içindekiler, ebed için yaratılmış ve techiz edilmiş duygularımız için çok beden küçük.. Aslında bu bile BAŞKA BİR ALEMİN mutlak olması gerektiğine bir delil..
Kâinat, emrine verilmiş bir insan, elbette mukabilinde kendisini bekleyen neticeyi hesap edebilmeli..
"..Cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış gözlüyor."
Çok hoş bir ifade.. İnşaallah bizler de, Cennetin ağuş-u nazdaranesini açtığı kullardan oluruz.. AMİN
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zâtların, bizimle ve Risale-i Nur'la münasebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakikî kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatlı arkadaşlarım var.
Biz Risale-i Nur'un keşfiyat-ı kat'iyyesiyle iki kerre iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanaatla bilmişiz ki; ölüm bizim için sırr-ı Kur'an ile, i'dam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş; ve bize muhalif ve dalalette gidenler için o kat'î ölüm, ya i'dam-ı ebedîdir (eğer âhirete kat'î imanı yoksa) veya ebedî ve karanlıklı haps-i münferiddir (eğer âhirete inansa ve sefahet ve dalalette gitmiş ise). Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Madem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemal-i metanetle bekliyoruz.
Fakat bizi reddedip, dalalet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, i'dam-ı ebedî ile ve haps-i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşahede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz; onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz. Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikatı isbat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım! Değil vukufsuz, garazkâr, maneviyatta behresiz ehl-i vukufa karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbat etmezsem, her cezaya razıyım!
(Şualar - 279)
Mavi ile boyanan yazılarda birincisi kabre giriş yolları hakkında mahkeme heyetine bilgi veriyor. :)İkincisinde müşahede derecesinde biliyoruz belki görüyoruz ifadesinden görmek derecesinde bilmek belki görmek.acip...kabirdeki bu halleri görmek ila ahir...
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Bu şâşaalı baharın çiçeklerini temâşâ etmek için arabayla bir iki saat geziyorum. Hiç hayatımda görmediğim bir tarzda bütün çiçekli otlar, âdetin fevkinde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebessümkârâne tesbihat edip, lisan-ı hal ile Sâni-i Zülcelâllerinin san’atını takdir edip alkışlıyorlar gibi hakkalyakîn hissettiğimden, hayat-ı dünyeviyeye müştak hissiyatım ve gafil ve tahammülsüz nefsim bu halden istifade ederek, dünyadan nefret ve hastalıklı ve sıkıntılı hayattan usanmak ve berzaha gitmeye ve oradaki yüzde doksan dostlarını görmeye iştiyak cihetinde karar veren kalbime ve fânide bâki zevk arayan nefsime itiraz geldi.
Birden hissiyata da, damarlara da sirayet eden iman nuru o îtiraza karşı gösterdi ki:
“Madem toprak bu kadar cemal ve rahmet ve hayat ve zînetlere maddî cihetinde mazhar olmasından hadsiz bir rahmetin perdesidir ve içine giren hiçbir şey başı boş kalmıyor. Elbette bütün bu zahirî ve maddî ziynetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemal ve rahmet ve hayatın mânevî merkezlerinin ve bir kısım tezgâhlarının faal bir nev’i, toprak perdesinin altında ve arkasındadır. Elbette bu himayetli annemiz olan toprak altına girmek ve kucağına sığınmak ve o hakikî ve daimî ve mânevî çiçekleri seyretmek, daha ziyade sevilir ve iştiyaka lâyıktır.” diye o kör hissiyatın ve dünyaperest nefsin itirazını tamamıyla izale ve def etti.
2اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ dünyaperest nefsime de dedirtti.
Said Nursî
İman nurunun her vechesi için Allah’a hamd olsun.
İnsan bazen gün içinde öyle hâller yaşar ki, sabahın gülmeleri ağlamalara, öğlenin ağlamaları gülmelere kalb olur..
Muztar kalmış her ruh bu kabz ve bast hâllerinde, bu anlık değişen hissiyâta bir nur ve huzur olacak tiryak gibi bir ilaç arar..
Ve bâzen o gün kitabda okumamış bile olsa, ruhuna yazdığı bu nur tam da o ağlamaların ortasında elinden tutar kaldırır.."Bu da geçer ya Hû" der..
Rabbim ruhumuza her dâim yazılmış, ihtiyat akçesi misâl okumalar ve istifâdeler nasîb etsin cümlemize..
-----
Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl.
Zîrâ feryad belâ ender, hatâ ender belâdır; bil.
Belâ vereni buldunsa, atâ ender, safâ ender belâdır, bil.
Bırak feryâdı, şükür kıl; mânend-i belâbîl demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ ender, fenâ ender hebâdır; bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan; gel, tevekkül kıl.
Tevekkül ile, belâ yüzünde gül; tâ o da gülsün.
O, güldükçe küçülür; eder tebeddül.
17. Söz
Rabbim ruhumuza her dâim yazılmış, ihtiyat akçesi misâl okumalar ve istifâdeler nasîb etsin cümlemize..
Amiiiin inşaallah
http://1x.com/OEfullSize/15003-fullsize.jpg
"Ey beniâdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvâsında rüçhâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden, siz dahi mâdem onun evlâdı ve vâris-i istidadısınız; bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda bütün mahlûkata karşı rüçhâniyetinize liyâkatinizı göstermek gerektir. Zîrâ kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde en yüksek makamâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi, ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.
"Fakat sizin pederiniz, bir defa şeytana aldandı, Cennet gibi bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda şeytana uyup hikmet-i İlâhiyenin semâvâtından, tabiat dalâletine sukûta vâsıta yapmayınız. Vakit bevakit başınızı kaldırıp, Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta urûc etmek için fünûnunuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız. Tâ fünûn ve kemâlâtınızın menbaları ve hakikatleri olan esmâ-i Rabbâniyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız.
Sözler
Bir an bile unutmamamız gereken müthiş bir hakikat..!
Kur'anın cadde-i nuraniyesinde, KARANLIKLARIMIZI AYDINLATAN, KALBİMİZE ÜMİD PARILTILARINI SERPEN, çok latif ifadeler:
Hem mü'mine der:
"* İhtiyarın cüz'î ise; kendi mâlikinin irade-i külliyesine işini bırak.
* İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlak'ın kudretine itimad et.
* Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün.
* Ömrün kısa ise; ebedî bir ömrün var, merak etme.
* Fikrin sönük ise; Kur'anın güneşi altına gir, imanın nuruyla bak ki:
Yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillü sana ışık verir.
* Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihayetsiz bir sevab ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor.
* Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa, onları düşünüp muztarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır ve onları veren de başkadır."
OTUZİKİNCİ SÖZ - ÜÇÜNCÜ MEVKIF'TAN..
Evet, herşeyin iki iheti vardır.Bir ciheti Hakk'a bakar.Diğer ciheti de halka bakar.Halka bakan cihet Hakk'a bakan cihete tenteneli bir perde veye şeffaf bir cam parçası gibi,altında Hakk'a bakan cihet_i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır.Binaenaleyh, nimete bakıldığı zaman Mün'im, sanata bakıldığı zaman Sani, esbaba nazar edildiği vakit Müessir_i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir.
Ve keza, nazar ile niyet mahiyet_i eşyayı tağyir eder,günahı sevaba sevabı günaha kalbeder.Evet, niyet adi bir hareketi ibadete çevirir ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder.MaddiyT esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir,Allah hesabıyla olursa marifet_i ilahiyedir.
(mektubat/mukaddeme)
Üç senedir ilk defa bugün (pazar) akşam namazından sonra çocukları aldım beraber araba ile istanbul boğazının avrupa yakasında gezinti yaptık.Etrafın ve İnsanların hali gürültüler patırtılar neyse aklıma aşağıdaki iktibastaki manalar geldi.Bilmiyorum muvafıkmıdır paylaşayım dedim.İnsan kendi kendini aldatırmı, aldatırmış.Maasselam
Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene sonra gayet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir adamın hüznüyle; hem ruhum, hem kalbim gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harabezara dönmüş yerlerin, gayet ma'mur ve şenlikli ve neş'eli ve sürurlu bir surette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın en tatlı bir hayatta tedris ile, kıymetdar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahatı, birer birer sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gider tarzında, hayali gözümün önünde epey zaman devam etti. O vakit ehl-i dünyanın haline çok taaccüb ettim. Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünki o vaziyet, dünyanın tam fâni olduğunu ve insanlar da içinde misafir bulunduğunu bilbedahe gösterdi. Ehl-i hakikatın mütemadiyen, dünya gaddardır, mekkârdır, fenadır, aldanmayınız demeleri ne kadar doğru olduğunu gözümle gördüm. Hem insan nasıl cismiyle, hanesiyle alâkadardır; öyle de, kasabasıyla, memleketiyle belki dünyasıyla alâkadar olduğunu kendim de gördüm.
(Lem'alar - 248)
Nur şâkirdleri, mümkün olduğu kadar, her yerde küçücük birer dershâne-i Nuriye açmak lâzımdır.
Gerçi, herkes kendi kendine bir derece istifade eder; fakat herkes herbir meselesini tam anlamaz.
İmân hakikatlerinin izahı olduğu için, hem ilim, hem Mârifetullah, hem huzur, hem ibâdettir.
Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşaallah Nur medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek; ve yirmi senedir ediyor.
13. Söz
Şimdi, bu kısımdan şahsî istifâdem, bu "on beş haftada" on beş senelik tahsil neticesi,
ferdî okumak değil ancak medresede okunan yâni cemaatle okunan yâni şahs-ı mânevî olabilmenin neticesi oluyor..
Bir ferd tek başına okumakla aynı neticeyi elde edemiyor sanki..(?)
Ve keza, bir işte muvaffakiyet isteyen adam, Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatini muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde, fıtrat, adem i muvafakatla cevap verecektir.
İşaratü'l-İ'caz
Bir vakit اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ (ANCAK SANA İBADET EDER, ANCAK SENDEN YARDIM BEKLERİZ) deki nun-u mütekellim-i maalgayrı düşündüm ve mütekellim-i vahde sîgasından "Na'büdü" sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı.
Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti.
Gördüm ki: Namaz kıldığım o Bayezid Câmiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatımda izhar ettiğim hükümlere ve davalara birer şahid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubudiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibadatı içinde dergâh-ı İlahîye takdime cesaret geldi.
Birden bir perde daha inkişaf etti:
Yani İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peyda etti. O şehir, o Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine manen bir nevi mazhariyet hissettim. Onda dahi; rûy-i zemin mescidinde, Kâ'be-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dedim. "Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar."
Madem hayalen bu perde açıldı; Kâ'be-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim, اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّهِ olan imanın tercümanını mübarek Hacer-ül Esved'e tevdi' edip emanet bırakıyorum...
Sikke-i Tasdik-i Gaybi
Acaba bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?
Eğer idare ve asayişi düşünüyorlarsa; Allah'ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def'etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşkildir.
Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi manidirler. Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin.
Böyle ahmaklardan mühim bir mevkii işgal eden birisi demiş ki:
"Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti."
"Cevab-ül ahmak-is sükût" kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gafiller bulunduğundan deriz ki:
Ey bîçareler! Bu dünya bir misafirhanedir. Her günde otuzbin şahid, cenazeleriyle "El-mevtü hak" hükmünü imza ediyorlar ve o davaya şehadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şahidleri tekzib edebilir misiniz?
Madem edemiyorsunuz; mevt, Allah Allah dedirtir. Sekeratta Allah Allah yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümat-ı ebedîyi o sekerattakinin önünde ışıklandırır, ye's-i mutlakını ümid-i mutlaka çevirebilir?
Madem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah Allah demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa; tüfek de Allah der, top da Allahü Ekber diye bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder.
Mektubat
Evet yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir.
Lem'alar (Yirmiikinci Lem'a)
Evet yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir.
Lem'alar (Yirmiikinci Lem'a)
Çok güzel Allah razı olsun
DÖRDÜNCÜ FIKRA: hakikat ilmini,
hakikî hikmeti istersen,
Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan.
Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve
esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar.
Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın
hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler.
Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir.
Sözler
Duanın en güzel ve en latif meyvesi,
en leziz ve en hazır neticesi şudur ki:
Dua eden adam, bilir ve dua ile bildirir ki;
birisi var,
onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir,
ona merhamet eder, onun eli herşeye yetişir.
Ve bu boş, hâlî dünyada o yalnız değil;
belki bir Kerim zât var; ona bakar, ünsiyet verir.
Onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve hadsiz düşmanlarını def'edebilir
bir zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek,
bir ferah ve sürur duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp,
"Elhamdülillahi Rabb-il âlemîn" der.
Mektubat
Ve senin bu misafirhane-i dünyada yolcular için böyle rahmet havuzların bulunması ve insanın seyr ü seyahatına ve gemisine ve istifadesine müsahhar olması işaret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zât, elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fâni ve küçük nümuneleridirler.
MÜNACAT'tan..Tarihçe-i Hayat ( 387 )
Kur'an-ı Hakîm'in sırr-ı hakikatıyla ve i'cazının tılsımıyla,
benim ve Risale-i Nur'un
proğramımız ve mesleğimiz
ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız
ve gaye-i hareketimiz ve hedefimiz,
ölümün i'dam-ı ebedîsinden
iman-ı tahkikî ile
bîçareleri kurtarmak
ve bu mübarek milleti de
her nevi anarşilikten muhafaza etmektir.
Tarihçe-i Hayat
nuryolcusu
04-02-10, 23:59
Nur Şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük "Dershane-i Nuriye" açmak lâzımdır.
Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir mes'elesini tam anlamaz. Hem îman hakikatlarının izahı olduğu için, hem ilim (Hâşiye), hem mârifet, hem ibadettir.
Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşâallah Nur Medreseleri beş on haftada aynı neticeyi te'min edecek ve yirmi senedir ediyor.
(Hâşiye): Şayet biri biliyor, taallüm etmeğe muhtaç değilse ibadete muhtaç veya mârifete müştak veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir dersdir.
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi - 8)
Bayram Yüksel Abiden çok dinlediğimiz bir hakikat şudur:
Kardeşim, Üstadımız yanına, ziyaretine gelen herkese "Risale-i Nuru okuyor musun, Külliyatı bitirdin mi, beldenizde dershane var mı? diye sorardı.
Üstadımızın aleminde en büyük mesele bunlar... Her birimiz ayrı ayrı veya şahsi Nurları okusak da, birlikte okumanın, dershanede okumanın mana ve ehemmiyeti çok farklı, çok feyizli ve çok istifadeli oluyor.
Mümkinse her semt, her mahallede bir dersane açılması ve içinin maddi ve manevi doldurulmasına çalışılmalıdır. Her mahalleye sağlık ocağı açıldığı gibi.. Dersanelerde maddi-manevi sağlık ocağı, bir tedavi merkezi, bir güzelleştirme salonu, bir tamir atelyesi, bir mastır, doktora verme enstitüsü ila ahir...dir.
Dersane açamazsak evlerimizi dersane haline getirip, komşu ve arkadaşlarımızı davet ederek, hanemizde ve onların hanelerinde küçücük bir dersane-i Nuriye temin etmek lazımdır, diye ders aldık.
Risale-i Nur'u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin mes'eleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler te'lif eyledim. Fakat ben, öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cem'iyetin iç hayatını, manevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'anın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki İslâm cem'iyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cem'iyet yoktur.
Tarihçe-i Hayat
En büyük hidayet,
hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.
İşarat-ül İ'caz
İman, Şems-i Ezelî'den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır.
Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur.
Ve herşeyle kesb-i muarefe eder.
Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir.
Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
Ve keza iman, Şems-i Ezelî'den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi; saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır.
Ve o parıltı ile, vicdanında bulunan bütün emel ve istidadlarının tohumları, bir şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.
İşarat-ül İ'caz
Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir.
O zaman demek ki başımıza gelen hadiselerde yelkenleri ne kadar suya indiriyorsak o kadar imânî zaafda olduğumuzu anlamalıyız.
Mâdem ki "her musibete" dayanabiliyor imânlı kalb..?
Lâkin bedenî ibadet ve taatlardan namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir.
Evet nasılki Fatiha Kur'ana, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünki namaz; savm, hac, zekat ve sair hakikatları hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlukatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şamildir.
Meselâ: Secdede, rükû'da, kıyamda olan melaikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.
İşarat-ül İ'caz
Neam, "halife-i arz" oluşun tüm rütbelerinin nişanlarını ancak namaz ile takıp,
resmi geçitte Padişahın huzurunda o şân ile selam verebiliyoruz.
Aksi takdirde bir hiçiz o resm-i geçitte..
اَلْحَمْدُ ِللّهِ عَلَى نُورِ اْلاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ للِدَّارَيْنِ مَمْلُوؤَتَيْنِ مِنَ النِّعْمَةِ وَ الرَّحْمَةِ لِكُلِّ مُؤْمِنٍ حَقًّا يَسْتَفِيدُ مِنْهُمَا بِحَوَاسِّهِ الْكَثِيرَةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِاِذْنِ خَالِقِهِ
Yâni: "Dünya ve âhireti nimet ve Rahmetle doldurmuş bir surette, hakikî mü'minlerin nur-u îman ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hassalarının elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi temin eden ve gösteren nur-u îman nimetinin mukabiline, o îmanı bana veren Hâlıkıma, bütün zerrat-ı vücudumla dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse yaparım" demektir. Madem îman bu âlemde bu tesirat-ı azîmeyi yapar; elbette dâr-ı bekada öyle semerat ve füyuzatı olacak ki, bu dünyadaki akıl ile onlar ihata edilmez ve tarif edilmez.
(LEM'ALAR 13.RİCA )
Dün Tireli Nihat Ağabeyimizin bir ders videosunu izledik.
Öyle muazzam bir hakikat dersiydi ki..
-------
İşte, ey tenbel nefsim! Bir nevi miraç hükmünde olan namazın hakikati, sabık temsilde bir nefer, mahz-ı lütûf olarak huzur-u şâhâneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Mâbûd-u Cemîl-i Zülcelâlin huzuruna kabulündür.
Allahu ekber deyip, mânen ve hayâlen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip, bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzûra müşerref olup, “İyyâke na’büdü” hitabına, herkesin kabiliyeti nisbetinde, bir mazhariyet-i azîmedir.
Adeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla Allahu ekber, Allahu ekber demekle kat-ı merâtib ve terakkiyât-ı mâneviyeye ve cüz’iyattan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvanıdır. Güya herbir Allahu ekber bir basamak-ı miraciyeyi kat’ına işarettir.
İşte, şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayâlen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.
-------
Hele bu kısımdaki gibi ifâdeleri namaza dâir hiçbir kitabda rast gelmedim şimdiye kadar..
Ve bu kısmı okurken veya dinlerken insan rûhen ve bütün letâifiyle ezelden ebede "Allahu Ekber" diyebiliyor..
Risâle-i Nur nimetinin bahşı için zerreler adedince hamd olsun Rabbimize..
Evet, bazen serseri ve gizli, muzır bir adamın bir saraya ateş atmaya çalışması yüzünden, yüzer adamın yapması gibi, yüzer adamın muhafazasıyla ve bazan devlete ve padişaha iltica ile o sarayın vücudu devam edebilir. Çünkü, onun vücudu, bütün şeraitin ve erkânın ve esbâbın vücuduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harap olması, birtek şartın ademiyle vâki ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi, ins ve cin şeytanları az bir fiil ile büyük tahribat ve dehşetli mânevî yangınlar yaparlar. Evet, bütün fenalıklar ve günahlar ve şerlerin mayası ve esasları ademdir, tahriptir.
.................................................. .................................................. .......
Zaten şerli ve ademî ve tahripçi işlerde kuvvet ve iktidar lâzım değil. Az bir fiil ve cüz’î bir kuvvet, belki vazifesini yapmamakla bazan büyük ademler ve bozmaklar oluyor;
...Asa-yı Musa..On Birinci Mesele...
"İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semavat ve arz onun istifadesine muti' ve müsahhar olmazdı.
Ve keza insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlukat onun için halkedilmezdi.
Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi, o vakit insan mahlukat için halkolunacaktı.
Ve keza insanın Hâlıkı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem-i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibadeti için halketmiştir.
İşarat-ül İ'caz
Cenab-ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem'e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melaikeye göstererek dedi ki:
"Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz."
Melaike dediler ki:
"Seni her nekaisten tenzih ve bütün sıfât-ı kemaliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur, herşeyi bilici ve her kimseye liyakatına göre ilm ü irfan ihsan edici sensin."
Cenab-ı Hak dedi ki:
"Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle."
Vakta ki Âdem, isimlerini onlara söyledi. Cenab-ı Hak dedi ki:
"Size demedim mi semavat ve Arz'ın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisanla izhar ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim."
İşarat-ül İ'caz
İnsanın, Halık-ı Kâinat yanında nasıl bir yeri, kıymeti var, bakar mısınız?.. SÜBHANALLAH..
Rabbimiz LAYIK OLMAYI; "HAKİKİ İNSAN" OLABİLMEYİ ihsan eylesin..
Rabbimiz LAYIK OLMAYI; "HAKİKİ İNSAN" OLABİLMEYİ ihsan eylesin..
Amiin inşaallah kardeşim..
Hem insanın bütün cihazatları ve hissiyatları, sırr-ı vahdetle, gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şirk ve küfür ile gayet derecede sukut ederler.
Meselâ: İnsanın en kıymetdar cihazı akıldır.
Eğer sırr-ı tevhid ile olsa, o akıl, hem İlahî kudsî defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur.
Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl, o halde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşi korkularını insanın başına toplattıran meş'um ve sebeb-i taciz bir âlet-i bela olur.
Şualar
Ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum.
Birinci söz
Göz bir hassedir ki , RUH bu âlemi o pencere ile seyreder...
Altıncı söz
Evet, bir nevi rızk isteyen ağaçlar iktidarsız ve ihtiyarsız olduklarından, onlar yerlerinde mütevekkilane dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve âciz yavruların nafakaları hayret-nümun tulumbacıklardan ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususan insan yavrularına analarının şefkatleri yardımcı verilmesi, bedahetle isbat eder ki; helâl rızk, iktidar ve ihtiyar ile mütenasiben değildir.. belki, tevekkül veren za'f ve acze nisbeten geliyor.
Şualar
.. Birtek elmayı yapıp bir adama hakikî bir rızk olarak mün'imane veren, yalnız öyle bir zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir sefine-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsulâtlarını onunla zemindeki muhtaç misafirlerine getirir.
Çünki o elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat ve hâtem-i hikmet ve turra-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sair meyvelerde ve bütün nebatat ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakikî mâliki ve sâni'i, elbette ve herhalde o elmanın emsali ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i Zülcelal'i ve Hâlık-ı Zülcemal'i olacak, başka olamaz.
Şualar
Bu acip asrın hayatperest ehl-i dalâleti aldatan, sarhoş eden,
fânilerden, surî aldıkları zevki, gayet acı ve elîm olduğunu
ve ehl-i imanın ve hidayetin aynı yerde ve o fâniyatta
bâkiyane ve ulvî bir zevk bulunduğunu gördüm ve hissettim;
fakat ifade edemiyorum.
Kastamonu Lâhikası
sikke-i fıtrat ve
hâtem-i hikmet ve
turra-i samediyet ve
mühr-ü rahmet,
"Kâmus, her kelimenin kaç manaya geldiğini yazıyor;
ben de, bunun aksine olarak,
her mânâya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kâmus vücuda getirmek merâkına düştüm,"
Tarihçe-i Hayat
Bir siyasî memurun iğfali ve "İmhası için yukarıdan emir aldık" demesine aldanan bir bekçibaşı, Üstadın penceresine geceleyin merdivenle çıkarak yemeğine zehir atmış; ertesi gün Üstad zehirlenerek kıvranmaya başlamıştır. Zehirin tesiri çok azîm olduğu halde; kendisi, "Cevşenü'l-Kebîr gibi evrâd-ı kudsiyelerin feyziyle ölümden muhafaza olunuyorum. Fakat, hastalık, ıztırap çok şiddetlidir" derdi.
Tarihçe-i Hayat
Buradan,Üstadımızın zehirlendiğini, ancak Cevşenü'l-Kebir gibi evrâd-ı kudsiyeler sayesinde ölmediğini anladım.
Her ihtimale karşı bu sabah ihtar edilen bir mes'eleyi beyan etmek lâzım geldi. Bizim, Kur'andan aldığımız hakikatlar; güneş, gündüz gibi şek ve şübhe ve tereddüdü kaldırmadığını yirmi seneden beri "Acaba zındık feylesoflar buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?" diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve iş içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur. Madem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiat takdir edilmez derecede kıymetdar ve bütün dünyası ve canı ve cananı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakikatın uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemal-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. Hem belki karşımıza aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zahirde müttakiler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi, tesanüdümüzü muhafaza edip onlar ile uğraşmamak lâzımdır, münakaşa etmemek gerektir.
Said Nursî
(Şualar - 315)
Bu mektubu sanki ilk defa bu gün okudum gibi tesir etti.Bu günkü istifadem için Rabbime Hamdolsun
Bizim, Kur'andan aldığımız hakikatlar; güneş, gündüz gibi şek ve şübhe ve tereddüdü kaldırmadığını
SübhanAllah..Çok acîb bir mercandı bu..İşte böyle mercanları herkes çıkaramıyor ki..
Allah râzı olsun..
http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b537.gif Yani, mevti veren Odur. Yani,
hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder,
külfet-i hizmetten âzâd eder.
Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır.
İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:
Sizlere müjde!
Mevt idam değil,
hiçlik değil,
fenâ değil, inkıraz değil,
sönmek değil,
firak-ı ebedî değil,
adem değil,
tesadüf değil,
fâilsiz bir in'idam değil.
Belki,
bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir,
bir tebdil-i mekândır.
Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır.
Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.
Mektubat | Yirminci Mektup | 221
Evvelâ bil ve kat’î iman et ki, ecel mukadderdir, tagayyür etmez. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifa bulup yaşamışlar.
Saniyen: Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet
kat’î, şeksiz, şüphesiz bir surette, Kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki,
Ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir.
Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur.
Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir.
Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir.
Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir.
Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilâkis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir.
Hastalar Risalesi
Meselâ, kâinatta Levh-i Mahfuzun gayet kat’î bir delil-i vücudu ve bir nümunesi, insandaki kuvve-i hafızadır.
Ve âlem-i misalin vücuduna kat’î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir. (HAŞİYE)
Ve kâinattaki ruhanîlerin bir delil-i vücudu ve nümunesi, insandaki kuvvelerdir ve lâtifelerdir.
Ve hâkezâ, insan, küçük bir mikyasta, kâinattaki hakaik-i imaniyeyi şuhud derecesinde gösterebilir.
HAŞİYE Evet, nasıl ki insanın anâsırları kâinatın unsurlarından; ve kemikleri taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcârından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu âlem-i ervahtan; ve hafızaları Levh-i Mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden; ve hâkezâ herbir cihazı bir âlemden haber veriyorlar ve onların vücutlarına kat’î şehadet ederler.
Otuzuncu Lem'a - Altıncı Nükte
Kainatta ne varsa numunesi insan da var hakikatını burda görmek mümkün..
Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Adeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır, kıyameti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi daimî zannedip perestiş eder...................
Yirmialtıncı Lem'a (Sekizinci Rica)
Her neyse... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliğini gördüm. Kendime de baktım, nihayet-i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânilere müptelâ olan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Madem cismen fâniyim; bu fânilerden bana ne hayır gelebilir?
Madem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım” diyerek taharrîye başladım.......
Lem'alar(26.Lem'a)
خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَشَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ
(ev kemâ kàl) meâlindeki hadisi düşününüz. Yani, “Gençlerinizin en iyisi, temkinde ve sefahetlerden çekilmekte ihtiyarlara benzeyenlerdir. Ve ihtiyarlarınızın en fenası, sefahette ve başını gaflete sokmakta gençlere benzeyenlerdir.”
Onüçüncü Rica (Lem'alar)
Dördüncü Sualiniz: http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b631.gif "Şüphesiz, Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Sûresi: 2:153; Enfâl Sûresi: ) de hikmet ve gaye nedir?
Elcevap: Cenâb-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz etmiş. Sabırsız adam, teennî ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksut damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir. Sabır ise, müşkülâtın anahtarıdır ki, http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b636.gif "Hırslı olan kimsenin ümidi boşa çıkar ve hüsrâna uğrar." "Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır." Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 6:298, no. 9318; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:21. durub-u emsal hükmüne geçmiştir.
Demek, Cenâb-ı Hakkın inâyet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir.
Yirmi Üçüncü Mektup
Altıncı Kelime
http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b536.gif Yani, hayatı veren Odur. Ve hayatı rızıkla idame eden de Odur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar eden yine Odur. Ve hayatın âli gayeleri Ona aittir ve mühim neticeleri Ona bakar; yüzde doksan dokuz meyvesi Onundur. İşte şu kelime, şöyle fâni ve âciz beşere nidâ eder, müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûma aittir. Masarıf ve levazımatını O tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve Ona aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi ne kadar kıymettar olduğunu ve ne kadar güzel faydalar verdiğini ve o sefine sahibi Zâtın ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret. Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin defter-i amâline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi temin eder, seni ebedî ihyâ eder.
Yirminci Mektup
...madem kâinat mevcuttur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinatın renkleri,ziynetleri, ışıkları, ziyaları, san’atları, hayatları, rabıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemal, nizam, mizan, ziynet gibi meşhud hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez.
Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyaların güneşi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücud, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, HakemAdl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kabil olmaz.
Lem'alar(Otuzuncu Lem'a)
Hem nasılki intizam sırrıyla, bir koca sefine veya tayyareyi bir parmağı düğmesine dokunmak ile harekete getirmesi, bir saatin zenbereğine anahtarla parmak dokunmasıyla harekete girmesi derecesinde kolay ve rahattır.
Aynen öyle de; ilm-i ezelînin düsturlarıyla ve hikmet-i sermediyenin kanunlarıyla ve irade-i Rabbaniyenin küllî cilveleri ve muayyen usûlleriyle
herşeye küllî ve cüz'î, büyük-küçük, az-çok bir manevî kalıp, bir hususî mikdar, bir has hudud verildiğinden, tam intizam-ı ilmî ve irade kanunu içindedirler.
Elbette Kadîr-i Mutlak hadsiz kudretiyle manzume-i şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefinesini medar-ı senevîsinde gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzayı ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlı, hikmetli çevirmesi derecesinde sühuletli ve kolaydır ki; bir insanı kâinat sisteminde hârika cihazlarıyla bir katre sudan birden zahmetsiz yaratır.
Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnad edilse; bu kâinatın icadı, bir insanın icadı kadar sühulet peyda eder, kolay olur. Eğer ona verilmezse; birtek insanı, acib cihazları ve duygularıyla yaratmak, kâinat kadar müşkilâtlı olur.
Şualar
Maşaallah, Barekallah bu izahlara.. Allah üstadımızdann EBEDEN razı olsun.. Aklı, kalbi ve hatta NEFSİ ikna ve ilzam edecek öyle hakikatleri sunmuş ki önümüze; rahmet-i ilahiye ile...
ONBEŞİNCİ ŞUA acayip bir risale.. Bin Barekallah.. Rabbim istifadelerimizi ziyadeleştirsin.. AMİN..
Vesselam..
Sâni'-i Zülcelal, vâhidiyet itibariyle bütün eşyayı ihata eden ilim ve iradesi ve kudretiyle bakar ve hazır ve nâzır olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle ve tecellisiyle herşeyin, hususan zîhayatın yanında isimleri ve sıfatlarıyla bulunur ki; kolayca, bir anda sineği kartal sisteminde, bir insanı küçük bir kâinat sisteminde icad eder.
Ve zîhayatı öyle mu'cizatlı bir şekilde yaratır ki; eğer bütün esbab toplansa, bir bülbülü, bir sineği yapamazlar. Ve bir bülbülü yaratan, bütün kuşları yaratan olabilir ve bir insanı halk eden, ancak kâinatı icad eden zâttır.
Şualar
İ'lem Eyyühel-Aziz! {(*):Ehemmiyetli.}
İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.
Evet hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür'atle çalıştırıyor. Arz sefinesi de, sür'atle giderken تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ âyetini okuyor. Sefine-i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binaenaleyh o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firakın elemi, telaki lezzetinden ağırdır.
Mesnevi-i Nuriye
İ'lem Eyyühel-Aziz!
Küre-i arz mağazasından me'kulât ve meşrubat ve libas ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlahî hazineden almayıp birer birer esbaba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip, ne kadar pahalı alacaksınız? Çünki o nar, bütün eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir.
Ve aynı zamanda ondaki zînet, intizam, san'at, rayiha, tat ve koku gibi latif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâni'in masnuudur ki, icadında külfet ve mübaşeret yoktur.
Mesnevi-i Nuriye
Fesübhanallah, Cenab-ı Hakk'ın insanlara fazl u keremi o kadar büyüktür ki, insana vedia olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibka ve himaye eder.
Eğer insan o malı temellük edip Allah'a satmazsa, büyük bir belaya düşer. Çünki o malı uhdesine almış oluyor.
Halbuki, kudreti taahhüde kâfi gelmiyor. Çünki arkasına alırsa, beli kırılır; eli ile tutarsa, kaçar, tutulmaz. En-nihayet meccanen fena olur gider, yalnız günahları miras kalır.
Mesnevi-i Nuriye
İ'lem Eyyühel-Aziz!
Ey nefis! Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır.
Maahaza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.
Mesnevi-i Nuriye
Çünki bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhâssa peder ve vâlidesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi bela olur. Âhirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur. Neden imanımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?
İşte bu hakikata binaen en bahtiyar çocuklar onlardır ki; Risale-i Nur dairesine girip dünyada peder ve vâlidesine hürmet ve hizmet ve hasenatı ile onların defter-i a'maline vefatlarından sonra hasenatı yazdırmakla ve âhirette onlara derecesine göre şefaat etmekle bahtiyar evlâd olurlar.
Emirdağ Lahikası
Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamının Mukaddimesinde beyan edildiği gibi, Hazret-i Azrâil (a.s.) kabz-ı ervah vazifesi hususunda Cenâb-ı Hakka münâcât etmiş, demiş: “Senin kulların benden küsecekler.” Cevaben ona denilmiş: “Senin vazifen ile vefat edenlerin ortasında hastalıklar ve musibetler perdesini bırakacağım. Vefat edenler sana değil, belki itiraz ve şekvâ oklarını o perdelere atacaklar.”
Bu münâcâtın sırrına göre, ölümün ve vefatın ehl-i iman hakkında hakikî güzel yüzünü görmeyen ve ondaki rahmetin cilvesini bilmeyenlerin küsmeleri ve itirazları Zât-ı Hayy-ı Kayyûma gitmemek için Hazret-i Azrâil’in (a.s.) vazifesi de bir perde olduğu gibi, sair esbablar dahi zâhirî perdedirler.
LEM'ALAR (30.Lem'a 5.Nükte)
...semâvâtta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki, böyle intizamıyla Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin.
Ve hiçbir ecram-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla, gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki, mevzun hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşabehet sikkesiyle Senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işaret ve şehadette bulunmasın.
Ve on iki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki, hikmetli hareketiyle ve itaatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı ulûhiyetine işaret etmesin...
LEM'ALAR(Münacat'tan bir kısım)
Risale-i Nur ile hizmet ise, îmanı kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmanını kurtarmak ise, o mü'mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü, îman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü'mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velayet ise, mü'minin Cennetini genişletir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on adamı vali yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.
Çünkü, îman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü'mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder.
Bu kısımda gizli bir hadis-i şerif var.
Bil mânâ (yâni tam metni hatırlamıyorum) "Cennette en alt mertebedeki mü'minin bu dünya kadar bir mülkü vardır."
Onüçüncü Söz'de hikmet-i Kur'aniye ile hikmet-i felsefeyi müvazene bahsinde denilmiş olan mes'elenin meali budur ki:
Felsefe-i insaniye, gayet hârikulâde mu'cizat-ı kudret-i İlahiyenin mu'cizat-ı rahmeti üstüne âdiyat perdesi çeker. O âdiyat altındaki vahdaniyet delillerini ve o hârika nimetlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten huruç etmiş hususî bazı cüz'iyatı görür, ehemmiyet verir.
Meselâ: Hilkat-ı insaniyedeki kudret mu'cizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat kaideden çıkmış iki başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve velvele-i hayret ile nazar-ı dikkati celb eder. Küllî, umumî mu'cizatı âdet perdesinde saklar. Cüz'î ve kanundan çıkmış ve taifesinden ayrılmış maddeleri medar-ı ibret yapar.
Hem meselâ: -Hayvandan, insandan- yavruların pek hârika, pek mu'cizatlı iaşelerini âdi görüp ehemmiyet vermiyor. Fakat bir vakit Amerika'da bir gazetenin neşrettiği gibi; taifesinden çıkmış, milletinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin, bir yeşil yaprak rızık olarak ağzına verilmesini gören balıkçılar ağlamışlar, şaşaa ile ilân etmişler.
Halbuki en cüz'î bir yavruda, memedeki âb-ı kevser gibi rızkında, onun gibi binler mu'cizat-ı rahmet ve ihsan var. Felsefe-i beşeriye görmüyor ki şükür etsin. O Rahmanürrahîm'i tanısın, şükür ile mukabele etsin.
İşte hikmet-i Kur'aniye, o âdiyat perdesini yırtar. O küllî, umumî hârika mu'cizeleri ve fevkalâde nimetleri beşere ders verir; Allah'ı tanıttırır. Küllî şükür namına ubudiyete sevkeder.
(Emirdağ Lahikası-2)
"Hem de, hakîkat bize bildiriyor ki:
Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz.
Lasiyyema, uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz.
Zîra, uyanmış bir beşer, kainatın tehacümüne karşı istinad edecek
ve gayr-i mahdut amaline (emellerine) neşv ü nema verecek ve istimdatgahı olacak noktayı,
yani Dîn-i Hak olan dane-i hakîkati elde etmezse yaşamaz.
Bu sırdandır ki, herkeste Dîn-i Hakkı bulmak için bir meyl-i taharrî uyanmıştır.
Demek, istikbalde nev-i beşerin dîn-i fıtrîsi İslamiyet olacağına beraetü'l-istihlal vardır."
Tarihçe-i Hayat
Bu kısımda gizli bir hadis-i şerif var.
Bil mânâ (yâni tam metni hatırlamıyorum) "Cennette en alt mertebedeki mü'minin bu dünya kadar bir mülkü vardır."
ALLAH Razı Olsun. Çok güzel bir tespit.
Çok tenbellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'anda çok şiddet ve ısrar ile ibadeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdid ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'aniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?
Elcevab: Evet Cenab-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın, manen hastasın. İbadet ise, manevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz.
Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: "Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?" Ne kadar manasız olduğunu anlarsın.
Asa-yı Musa
.. mütefekkirane ve ciddî bir surette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.
Gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamıyla zıd ve muhalif ve hata bir surette tevehhüm eder ve manen onların hukukuna tecavüz eder.
Asa-yı Musa
....madem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dairesinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlaplarını bir nevi dua bulunan istidad-ı fıtrî ve ihtiyac-ı zarurî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybî tarafından verildiğinden ve ihtiyarî olan daavât-ı insaniyenin, hususan havasların ve nebîlerin dualarının on adetten altı yedisi hilâf ı âdet makbul olmasından kat’î anlaşılıyor ki, her dertlinin âhını, her muhtacın duasını işiten ve dinleyen bir Semî’ ve Mücîb perde arkasında var, bakar ki, en küçük bir zîhayatın en küçük bir ihtiyacını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevap verir, memnun eder. Elbette ve herhalde hiçbir şüphe ihtimali kalmaz ki, mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev-i insanın en ehemmiyetli ve umumî olan ve umum kâinatı ve umum esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi alâkadar eden bekà-i uhreviyeye ait dualarını içine alan ve nev-i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri arkasına alıp onlara duasına “âmin, âmin” dedirten ve ümmetinden hergün her ferd-i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa ona salâvat getirmekle onun duasına “âmin, âmin” diyen ve belki bütün mahlûkat o duasına iştirak ederek “Evet ya Rabbenâ! İstediğini ver; biz de onun istediğini istiyoruz” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerait altında bekà i uhrevî ve saadet-i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın, haşrin hadsiz esbâb-ı mûcibesinden yalnız tek duası, Cennetin vücuduna ve baharın icadı kadar kudretine kolay olan âhiretin icadına kâfi bir sebeptir diye, Mücîb ve Semî’ ve Rahîm isimleri bizim sualimize cevap veriyorlar.
Tarihçe-i Hayat (http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=20) | DENİZLİ HAYATI (http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=1208)
Hem der: Ey insan! Onun esmâ ve sıfatına âit istidad-ı muhabbetini sâir bekàsız mevcudâta verme, faydasız mahlûkata dağıtma. Çünkü, âsâr ve mahlûkat fânîdirler. Fakat, o âsârda ve o masnuâtta nakışları, cilveleri görünen Esmâ-i Hüsnâ, bâkîdirler, dâimîdirler. Ve esmâ ve sıfatın herbirisinde binler merâtib-i ihsanve cemâl ve binler tabakàt-ı kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki, Cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem’ası ve dünyadaki bütün rızk ve ni’met, bir katresidir.
OTUZİKİNCİ SÖZ
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâki varken,
Başka burhan aramak aklıma zâid görünür.
Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat varken,
Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?
sözler...
Kardeşimizin paylaşımını buraya taşıdık.. Allah razı olsun
İ'lem eyyühe'l-aziz!
Kelime-i Tevhidin tekrarla zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir.
Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir.
Maahaza, zâkir olan zatta bulunan hâsse ve lâtifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi,
onların da, onlara münâsib şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.
Mesnevi-i Nuriye
selam kardeşlerim duya ihtiyacım var şifa için duaedrmisinniz bana isbir yasinde bilenler okuyabilirmi şimdiden allh razı olsun tubanur yıldırım
İhtiyarlık mevsimiyle, dünyevî, güzel ve cazibedar şeyler üstünde fena ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.
17.söz
Ey nefis!
Başta Habibullah, bütün ahbabın, kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar.
Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme. (sözler)
Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır
BUNDAN DOLAYI YA HAYIR KONUŞMAK YADA SUKUT ETMEK ÜÇÜNCUSU İNŞALLAH OLMAYALIM.
İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.
İşaratü'l-İ'caz (http://www.sorularlarisaleinur.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=15)
Tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garib, acib, muntazam vaziyete bakınız ki; o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczasıyla münasebetdar olduğu gibi, nev'iyle yani ebna-yı cinsiyle de ve bütün mevcudat ile de münasebetleri vardır. Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır. Eğer o tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlak'tan nisbeti kesilip kendi nefsine isnad edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda, her şeyi görecek bir gözün ve her şeye muhit bir ilmin bulunmasını itikad etmek lazım gelir.
(Bediüzzaman Said Nursi - Mesnevi-i Nuriye'den)
Nemrudları, Firavunları yetiştiren ve dayelik edip emziren, eski Mısır ve Babil'in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususi olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; aliheleri eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır. Evet tabiatın perdesi ile Allah'ın nurunu görmeyen insan, herşeye bir uluhiyet verip kendi başına musallat eder.
(Bediüzzaman Said Nursi - 30. Söz'den)
Kur'anın mertebe-i irşadında öyle bir genişlik var ki; birtek dersinde, Hazret-i Cibril (A.S.), bir tıfl-ı nevreside ile omuz omuza o dersi dinler, hisselerini alırlar. Ve İbn-i Sina gibi en dahi feylesof, en ami bir ehl-i kıraatla diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hatta bazan olur ki; o ami adam, kuvvet ve safvet-i iman cihetiyle, İbn-i Sina'dan daha ziyade istifade eder.
Hem Kur'anın içinde öyle bir göz var ki; bütün kainatı görür, ihata eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kainatı göz önünde tutar, tabakatını ve alemlerini beyan eder. Bir saatin san'atkarı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder; Kur'an dahi, elinde kainatı tutmuş öyle yapıyor.
(Bediüzzaman Said Nursi - 19. Mektub'dan)
Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
Çünkü, ey nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Halık-ı Zülcelâl sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat'umâtı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. Sonra, sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rûy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti o ellerin önüne koymuştur. Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra, nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tegaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imânı sana verdiğinden, daire-i mümkinât ile beraber, Esmâ-i Hüsnâ ve Sıfât-ı Mukaddesenin dairesine şâmil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir. Sonra, imânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-i mütenâhî bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir. Yani, cismâniyetin itibâriyle küçük, zayıf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdut bir cüz'sün. Onun ihsanıyla, cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll-ü nurânî hükmüne geçtin. Zîrâ, hayatı sana vermekle, cüz'iyetten bir nevi külliyete; ve insaniyeti vermekle, hakiki külliyete; ve İslâmiyeti vermekle, ulvî ve nurânî bir külliyete; ve mârifet ve muhabbeti vermekle, muhît bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin.
Sözler | Yirmi Dördüncü Söz
Evet, eserler tesirlidir. Fakat, millet ve vatanın tam menfaatine ve hiçbir zarar dokundurmadan yüz bin adama kuvvetli iman-ı tahkikî dersi vermekle, saadet ve hayat-ı ebediyelerine tam hizmette tesirlidir.
Emirdağ Lâhikası
Nurun mesleği, hakikat ve sünnet-i seniye ve feraize dikkat ve büyük günahlardan çekinmek esastır; tarikate ikinci, üçüncü derecede bakar.
EMİRDAĞ LAHİKASINDAN.
'' BİSMİLLAH '' her hayrın basıdır. Biz dahi basta ona baslarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime İslam nisanı oldugu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı hal ile vird-i zebanıdır.
'' BİSMİLLAH '' Ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne cok bitmez bir bereket oldugunu anlamak istersen, su temsili hikayecige bak, dinle ... Söyle ki:
Bedevi arab cöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Ta, sakilerin serrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek basıyla hadsiz düsman ve ihtiyacatına karsı perisan olacaktır.
SÖZLER ~~BİRİNCİ SÖZ
Bu başlık epey bir zamandır gün ışığına çıkmamış buara risalelerden pek istifade etmiyor muyuz yoksa paylaşmak mı istemiyoruz?
Mevlam istifadelerimizi hep birlikte artırsın inşaallah.. :)
kazancı bol, külfeti ve iş yoğunluğu az, mükafatı azim bir şirket-i maneviyede yer almak isteyenlere..!
Risale-i Nur şakirdlerinin iştirak-i a'mal-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, her bir kardeşlerine aynı mikdar defter-i a'maline geçmesi o düsturun ve rahmet-i İlahiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlas ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşâallah emval-i dünyeviyenin iştiraki gibi inkısam ve tecezzi etmeden herbirisine aynı amel defterine geçmesi; bir adamın getirdiği bir lâmba, binler âyinelerin herbirisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir.
Kastamonu Lahikası.
Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
Lem'alar ( 9 )
Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
Lem'alar ( 9 )
Meşhur bir söz var ki: "Musibet zamanı uzundur." Evet musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.
Lem'alar ( 10 )
Ey gafil Said!
Bil ki:Şu âlemin fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir.
Hususan senin asrının inkırazıyla seni terkedip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabirkapısına kadar teşyi' etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terkeden fâni şeylerle kalbini bağlamak, kâr-ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa; uhrevî inkılabatında, berzahî etvarında ve dünyevî inkılabatının müsadematı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevalinden kederlenme. Sen kendi mahiyetine bak ki:
Senin latifelerin içinde öyle bir latife var ki, ebedden ve ebedî zâttan başkasına razı olamaz.
Ondan başkasına teveccüh edemiyor, masivasına tenezzül etmez.
Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez.
O şey ise, senin duygularının ve latifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîm'in emrine muti' olan o sultanına itaat et, kurtul!..
Lem'alar ( 114 )
Hüzün ise, iki kısımdır:
Ya fakd-ül ahbabdan gelir, yani ahbabsızlıktan, sahibsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki; dalalet-âlûd, tabiatperest, gafletpîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür.
İkinci hüzün, firak-ul ahbabdan gelir, yani ahbab var, firakında müştakane bir hüzün verir.
İşte şu hüzün, hidayet-eda, nur-efşan Kur'anın verdiği hüzündür.
Amma neş'e ise, o da iki kısımdır:
Birisi, nefsi hevesatına teşvik eder. O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının şe'nidir.
İkinci neş'e, nefsi susturup, ruhu, kalbi, aklı, sırrı maaliyata, vatan-ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için latif ve edebli masumane bir teşviktir ki, o da Cennet ve saadet-i ebediyeye ve rü'yet-i cemalullaha beşeri sevkeden ve şevke getiren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın verdiği neş'edir
Sözler ( 411 )
"Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin akibeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum."
Tarihçe-i Hayat ( 519 )
Nurlar ile ya okumak
veya okutmak
veya yazmak suretindeki meşguliyet;
tecrübelerle kalbe ferah,
ruha rahat,
rızka bereket,
vücuda sıhhat veriyor.
Tarihçe-i Hayat ( 587 )
vBulletin v3.8.2, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.