PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : M.Fethullah GÜLEN Hocaefendi..


tuareg
02-05-09, 02:13
-----HAYATI-----
1938 yılında Erzurum'un Pasinler ilçesi Korucuk Köyü'nde doğdu. Babası Ramiz Hoca cami imamı, annesi Refia Hanım ise ev hanımıdır. Ailenin ikinci çocuğu olan Fethullah Gülen Hocaefendi, altı erkek ikisi kız olmak üzere sekiz kardeştirler.

Küçük yaşta hafızlığını tamamlayan Hocaefendi, başta Osman Bektaş Hoca olmak üzere, Erzurum'un tanınmış âlimlerinden ders aldı. Ayrıca bölgedeki tasavvuf büyüklerinin sohbetlerine de katıldı. Askerlik öncesi ve sonrasında olmak üzere Edirne Üç Şerefeli Camii'nde toplam 4 yıl İmam ¬Hatip'lik görevi yaptı. Ankara Mamak ve İskenderun'da askerlik vazifesini tamamladı ve Edirne'ye geri döndü. Bir müddet sonra da Kırklareli'ne tayin olup bir yıl vaizlik yaptı. 1966 yılında İzmir'e vaiz olarak nakli yapılan Fethullah Gülen Hocaefendi, Kestanepazarı Camii'nde verdiği vaazların yanı sıra Kestanepazarı Kur'an Kursu'nda idarecilik görevinde bulundu. Bu arada gezici bölge vaizi olarak Ege Bölgesi'nin değişik il ve ilçelerinde 1971 yılına kadar vaaz ve sohbetlerde bulundu. 1971 yılı muhtırasında kovuşturma geçirdiyse de çıkan af kanunundan istifade ederek davası düştü. Bu kararın ardından Balıkesir'in Edremit ilçesi ve Manisa ilinde vaizlik görevlerini sürdüren Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir Bornova ilçesi vaizliğine atandı. 12 Eylül 1980 tarihine kadar bu görevine devam etti.

İhtilâl dönemi ve sonrasında yaklaşık 6 yıl, hakkında çıkan tutuklama emri dolayısıyla vazifesine ara verdi. 1986 yılında Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce verilen takipsizlik kararı neticesi serbest hayata geri döndü. Halktan gelen yoğun istek ve ilgi üzerine 1989 yılında İstanbul ve İzmir'de fahrî olarak vaazlara yeniden başladı ve 1992 yılına kadar bu vaazlarını sürdürdü.

Arapça ve Farsça bilmektedir. Hiç evlenmemiştir. Çeşitli dergi ve gazetelerde çok sayıda makaleleri yayınlanmıştır.

tuareg
02-05-09, 02:26
Kırkıncı Hoca, bana, Selahaddin ve Hatem'e Bediüzzaman Hazretlerinin yanından birisi gelmiş, akşam sohbet yapacak, oraya gidelim' dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü, Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. Bu da bizim için çok cazib ve orijinal bir hadiseydi.
Mehmet Şergil'in terzi dükkanına geldik. Burası, iki kilimden biraz daha genişçeydi. gece veya ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan isimlerden bazıları, Mehmet Şevket Eygi, Esat Keşafoğlu ve Osman Demirci'dir. Şevket Eygi, yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi. Bediüzzaman Hazretleri, Muzaffer Arslan'a 'şark'ı bir dolaş gel' demiş o da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. ilk gece Hücumatı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları, oradaki te'villere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım. Onu görünce, işte aradığım insanları buldum, dedim ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim.

Muzaffer Arslan''ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu.

Ayrıca ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. Derse gelip gidenlerden Çiğdem Bakkalı'nın sahibi bir Zeki Efendi vardı. Onun dua edişi de çok hoşuma giderdi. Yürekten dua etmesine bayılırdım.

Osman Hoca olsun, Sadi Efendi olsun, beni vazgeçirmek için çok uğraştılar. Bilhassa Osman Bektaş Hoca'nın gözde talebesiydim ve ilmine de itimadım vardı. Ancak Risaleler aleyhine konuştuğu şeyler bana hiç tesir etmemişti. Çok iyi sardırmıştım. Muzaffer Arslan orada bulunduğu müddet içinde her gün geldim. Zaten uğurlamak için tren istasyonuna beş kişi gelmiştik. Mehmet Şergil, Zeki Efendi, Kırkıncı Hoca, Hatem ve bir de ben.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'dan Erzurum'a bir mektup geldi. 'Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu kime dikte ettirmişti? ' hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı. Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildiğini duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim; o kadar sevinmiştim. Hayatımda o derece sevindiğim çok az vakidir. Şimdi o mektup nerdedir, kimdedir, onu da bilmiyorum. Ancak bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk etmedim.

Bizim oralarda (Erzurum'da) 1001 hatim okunur. Yapılan her hatim için bir dua; bir de umum için bir dua yapılır. O sene yapılacak umumi dua Regaib Kandili'ne denk geldi. Hazırlandık ve Lala Paşa Camiine gittik. O gecelerde camide yer bulmak da zordur. Herkes birbirinin sırtına secde eder; cami bu kadar kalabalık olur.

Ben caminin Hünkar Mahfiline çıktım. Namazdan sonra, içime bir arzu, bir iştiyak ve bir ateş düştü ki tarifi mümkün değil. Yana yakıla yalvarıyorum: 'Allah'ım! Bahtına düştüm, beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşeyim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim..'

O gün sabaha kadar yalvardım. Hayatımda böyle bir hal içinde duaya ya bir ya da iki kere muvaffak olabilmişimdir. Çığlık oldum inledim, sabaha kadar gözyaşı döktüm. O gün sadece Rabbimden bunu istedim..

Sabah namazından önce Sadık Efendi vaaz verdi. O da çok hissî vaaz vermişti; ekseriyetle de öyle verirdi. Efendimiz, der dudağını yalardı. Öyle bir peygamber aşığı insandı. Onun vaazı da bana çok dokundu. Vaaz süresince de hep ağladım. Yırtınırcasına yine aynı duayı yaptım. Hatim duasından sonra da camiden çıktım.

Tam caminin önünde Hatem Hoca beni anyordu. Görünce koşarak yanıma geldi. 'Bu gece rüyamda Üstad'ı gördüm. Sana 'Tarihçe-i Hayat' taki mektubu yollamıştı. Bir de sana bir güveç dolusu ceviz gönderdi' dedi.

Ben o esnada nasıl ayakta durabildim hâlâ hayret ederim. Akşamki hicran dolu gözyaşlarım, şimdi beni sevincimden ağlatacaktı. Hislerime sahip olmaya çalıştım. O sırada Alvar İmamının dediklerini dedim:

'Değildir bu bana layık bu bende Bana bu lütf ile ihsan nedendir.'

Rüyada ceviz, yolculuk diye tabir edilir. İki üç ay önce gelen selam, benim bu akşamki ruh halim ve Hatem'in rüyası üst üste gelince; artık kendimi bu arkadaşlarla bütünleşmiş hissettim. Onlar nasıl kabul eder bilemem, fakat ben kendimi hep onlarla beraber bildim.

(M.Fethullah GÜLEN'in dilinden..)

tuareg
02-05-09, 02:37
Kendisine çok borçlu olduğumuz Zat (Bediüzzaman Hazretleri) ,adeta 14 asır sonraya kalmış bir Sahabi..Başı ulu dağlar gibi yüce ve dik….Bütün tehlikeleri asıl kaynakları ile sezmiş.Ona yapılan amansız hücumların sebebi de budur. (Pensilvanya günlüğü , 410)

Evet, işte o dönemde etrafa saçılan ışıktan tohumlar, o tohumlar üzerine bina edilen büyük kompleksler ‎ve dünyanın yedi bucağında açılan okullar, yurtlar, pansiyonlar, hep bu ilk’lerin izinden giden insanların ‎gayretleriyle oldu. Onlar bu samimi zeminde, samimiyet soluklaya soluklaya yetişmişlerdi. Hüsrev Efendi, ‎Hulusi Efendi, Mustafa Gül, Tahiri Mutlu, Sadullah Nutku, Bekir Berk, Zübeyr Gündüzalp, Mustafa Sungur, ‎Abdullah Yeğin, Sait Özdemir, Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel, Ahmet Feyzi, Mehmet Feyzi... gibi ‎kahramanlardan görmüşlerdi her şeyi. Dolayısıyla bu insanlar önlerinde örnek aldıkları kimselere göre şekil ‎alıyor ve onların yaşadıkları hayatı yaşamaya özen gösteriyorlardı.. "gidin" denilen yere gidiyor, "verin" ‎denilen yerde de veriyorlardı. (Fasıldan Fasıla-3)

Bu açıdan Hazreti Üstad gibi, benim çok büyük insanlar olarak tanıdığım Tahiri Mutlu gibi diyelim yani, Hulusi Efendi gibi ve çok takdirle yâd ettiğim Hoca Sabri Efendi gibi( fgulen.com, 13.03.2006)

Yine, nasıl ki cahiliye içinde yaşadığı halde, o cahiliyeye bulaşmayan Efendimizin Ebu Bekirleri, Ömerleri, Osmanları, Alileri vardı, onun da, ona yakın, onun çizgisinde, onun düşüncesini temsilen ikinci var oluşun fikir işcileri ve davasının temsilcileri temiz arkadaşları vardı. Hepsi de pırıl pırıldı. Ben şahsen Hasan Feyzi'nin günaha girmiş olacağını hiç düşünemedim/düşünmedim. Hafız Ali'nin imanı karşısında hep ürperdim. Hoca Sabri içimde saygı olup esti. Hulusi efendiyi bir kâmil mürşit gibi gördüm. Hüsrev efendi ayrı bir derinlik insanıydı. Tahirî Mutlu öyle engin bir aydı ki, değil bir günahı üzerine sıçratması, hayatında abdest suyunu bile üzerine sıçratmamıştı. "Allah" deyince gözleri dolardı ve başka bir aleme uruc etmiş gibi bir görüntü sergilerdi. Re'fet beyi, Ahmet Fevzi'yi, Atıf efendiyi, Asım beyi görmek gerekirdi. Alperen yürekli, uhrevi derinlikli Zübeyir Gündüzalp bir vefa abidesi; Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Bayram yüksel, Sait Özdemir, Hüsnü Bayram bu ışık kaynağının hâlesi gibiydi. Ve bunlar çağın cahiliyesi karşısında dimdik kalabilmişlerdi. (Akademi, 27.12.2002)

Zübeyr Ağabey’i tanımayı kendi adıma şeref kabul ederim; ondan gerektiği gibi istifade edememeyi de bahtsızlık sayarım. Fakat, onu çok iyi tanıdığımı söyleyemem; çünkü, bazen onun çağırması bazen de kendi ziyaret isteğim neticesinde yanına gidip gelsem ve defalarca görüşmüş olsam da bir insanın sadece ziyaretlerle tam tanınabileceğini zannetmiyorum. Bir insanla aynı evde yatıp kalkmıyorsanız, aynı mutfağı ve banyoyu kullanmıyorsanız ve onun yirmi dört saatine nigehban değilseniz “onu tanıyorum” diyemezsiniz; o iddianız yalan olur. Bir insanı, annesi ve babası biraz tanır. Kendini talebe yetiştirmeye adayan, onları her an kontrol eden, yatıp kalktıkları ve ders müzakere ettikleri yerlerde bile öğrencilerini takipten geri durmayan, onların arkadaşlarıyla münasebetlerini dahi bilen ve her an üzerlerine titreyen bir terbiyeci de talebelerini kısmen tanıyabilir. Fakat sıradan arkadaşların birbirlerini gerçekten tanımaları çok zordur.
Bir insanın namaz kılışına ve namazda huşû ifade eden bazı sesler çıkarışına hüküm bina ederek onun hakkında olumlu kanaat beyan edenlere Hazreti Ömer efendimiz “Alış-veriş ve ticaret hayatına da baktınız mı?” diye sormuş ve bir insanı gerçekten tanımak için, onunla bir müddet birlikte bulunmak, alışveriş yapmak ve yolculuk etmek gerektiğini söylemiştir. Evet, insanda psikozların kuyruklarını dikip dolaştığı anlar vardır. O anlardaki tavır ve davranışlar bir insanın karakterini açığa vurma bakımından çok önemlidir. Mesela, tanıdığınızı zannettiğiniz insanla, üzerinize cürümler yağdırıldığı, suç üstüne suç isnadında bulunulduğu bir bela ve musibet atmosferini paylaştınız mı? Onunla beraber mahkeme salonlarına ve hapse girdiniz mi? Keder, tasa ve sevinç gibi iyi-kötü her hâle ait bazı ortaklıklarınız oldu mu? Eğer bu sorulara “evet” cevabı veremiyorsanız, o insanı tanıdığınızı iddia etmeniz doğru olmayabilir. Dolayısıyla, ben de Zübeyr Ağabeyi tam tanıdığımı söyleyemem. Bu açıdan, onu, yakından tanıyan insanlara sormak, onların hatıralarını dinlemek gerektiğini düşünüyor ve ifadelerimin o büyük insanı anlatmaktan çok uzak olduğunu itiraf etmekle beraber bir vefa duygusuyla bazı hususlara değinmek istiyorum.

Bir Dava Adamı
Zübeyr Ağabey’de gördüğüm en dikkat çekici özellik ondaki gayret-i diniye idi. Bildiğiniz üzere, gayret-i diniye, din uğrunda çalışıp-çabalama, dinin şeref ve itibarının korunması mevzuunda hassas davranma manasına geldiği gibi yasaklara karşı duyarlı olma ve fuhşiyâttan, münkerâttan uzak durmayı da ihtiva eder. Gayret-i diniye, Allah’ın sevip hoşgördüğü şeyleri, fevkalâde bir iştiyakla yerine getirip hoşlanmadığı hususlara karşı da olabildiğince kararlı davranmak ve Allah sevgisiyle dolu olup O’nun herkes tarafından sevilmesi için çalışıp çabalamak demektir. Zübeyr Ağabey de, evvelen ve bizzat İslam’a ve Kur’an’a, sonra da Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a tahsis-i nazar etmiş; kalb ve ruh ufkuna yönelmiş, ahlâk-ı haseneyi hayat hâline getirmişti. Nazarları İslam’a, Kur’an’a, Peygamber Efendimiz’e, Bediüzzaman’a ve Nurlara çevirme hususunda kıskançlık ölçüsünde bir duyarlılık gösterirdi. Yanında başka şeylerin konuşulmasından hoşlanmaz, sürekli mesleğin esaslarından bahisler açardı. Üstad hazretlerinden ve Nurlardan bahsederken, kendinden geçiyormuş gibi olurdu. En yakın arkadaşları bile onun Üstad’a bağlılığını fazla bulabilirlerdi. Öyle ki, mesela siz, “Üstad hazretleri o kadar hislendi ki mendilini elinden hiç bırakmadı, sürekli burnunu sildi.” deseydiniz, eğer Zübeyr Ağabey bu ifadenizde “burnu akıyordu” manasına zerre kadar bir tahfif sezmişse, ağzınıza bir yumruk indirmediği kalırdı. O kadar ciddi ve yürekten bir bağlılığı vardı Üstad’a karşı. Nurlara bağlılığından mı Üstad’ın zatına yürüyordu, yoksa ona sadakatinden dolayı mı Nurlara koşuyordu, bilemeyeceğim. Fakat, Bekir Berk onun hakkında Üstad’ın “yâver-i azam”ı derdi.

Zübeyr Ağabey’in güldüğünü hiç görmedim. Abus çehreli değildi, tebessüm ettiğine de şahit oldum; fakat, tam bir ciddiyet ve vakar abidesiydi. O, ihsan ve itkan ufkunun kahramanı; azim, sebat, gayret ve teslimiyet timsali bir dava adamıydı. Hadd-i zatında, ciddiyetsiz ve lâubalî bir kimsenin, dava adamı olması da mümkün değildir. Bir insan, iç dünyasında, kalb ve vicdanında ciddiliğe ulaşamamışsa, o sadece yıldız görünme sevdasında bir ateş böceğidir. Bir serçe uzun müddet tavus kuşu olarak arz-ı endam edemez. İnsan, şuurun ve zihinaltının çocuğudur; onlardan kaçıp kurtulamaz. İçte ihsan olmalıdır ki, dışta itkan olsun. İnsanın iç dünyası ciddi olmalıdır ki, bu onun dış dünyasına da aksetsin. Evet, onun gülmesinde bile bir ciddiyet nümayandı, ciddi ve vakur haline rağmen de hep inşirah vericiydi.
Zübeyr Ağabey çoğu zaman hastaydı; pek çok rahatsızlıkları vardı. Rahatsızlıklarından dolayı da konuşması zor anlaşılırdı. Sürekli ilaç kullanır, bir sürü hap alırdı. Bana bir veya iki defa özel odasında bulunan bir çuval ilacını göstermişti. Daracık bir odası vardı. Odada sergi yok denecek kadar azdı. Sadece bir bölüm, seccade ile kapanmıştı; bir tarafta da yatakçık gibi küçük ve basit bir kanepe vardı. Bir köşe perdeliydi; o perdenin arkasına bir leğen ve bir maşrapa gibi bazı şeyler sıkıştırmıştı. İhtimal abdest ve guslünü de orada alıyordu. Her şeyi o odacığın içindeydi. İmkanların kendisine tebessüm ettiği dönemde bile o muktesidâne, sâbikûn u evvelûn gibi gayet sade, samimi ve Allah’la irtibatını zedelememe mevzuunda tavizsiz yaşıyordu. Son günlerinde bile, ceketinin sökülmüş kolundaki ipliklerden tutup hafifçe çekseydiniz, ihtimal ceketinin bir yere kadar yırtıldığını görürdünüz. Pantolonunun paçaları da ceketinin kollarına denkti; o kadar müstağni yaşıyordu. Belki de odasında ilaçtan başka sermayesi yoktu; yani, para değeri olan bir şey varsa, o da ilaçlarıydı. Bir de, Üstâdımızın üzerinde namaz kıldığı bir seccade vardı ki, onun için çok kıymetliydi.

Zübeyr Ağabey, kendisini görenlerde hemen inanmış bir insanı görmüş olma hissi uyarırdı. İddiası yoktu, şakası yoktu, latifesi yoktu ama muhataplarını mutlaka inandırır ve ikna ederdi. Söz ve tavırlarıyla rahatsız edici de değildi. Şahsen, bana söylediği şeylerden hiçbirine karşı içimde hiçbir tepki hissetmedim. Oysa ki, biraz Arapça hecelemeye başlayan, bir yabancı dil öğrenen hemen herkesin yaptığı kadar ben de bencillik ve gurur emareleri sergileyebilirdim. Kendime göre temel düşüncelerim ve kriterlerim de vardı; fakat o, bunların hepsini elinin tersiyle itti, yerlerine doğrularını koydu ve ben onun hiçbir sözüne itiraz etme ihtiyacı duymadım. Yanlış bulduğu her söz ve tavrım karşısında gayet ciddi bir baba, bir üstad gibi beni dizinin dibine oturtup kendi usulünce konuştu, anlattı ve benim içimden ona karşı hiçbir itiraz sesi yükselmedi. Bu bana ait bir fazilet değildi; onun üslup bilmesine ve samimiyetine ait bir şeydi. Belki, onun Hazreti Üstad’a ve Nurlara çok bağlı olduğuna inanmam da bu kabulümde tesirli olmuştu.
İdam Sehpası da Olsa!...

Onun Afyon müdafaasını ne zaman okusam gözyaşlarımı tutamam. Her okuyuşumda, samimi, yürekten ve söylediği her kelimeyi mürekkep yerine kanıyla yazmaya hazır hâliyle Zübeyr Ağabey gelir gözlerimin önüne. İman onun gönlünde öyle bir kora dönüşmüştü ki, hapishaneleri, lüks otel köşelerine tercih ediyor ve şöyle diyordu, “Biz, iman ve İslâmiyet hizmeti uğrunda zâlimlerin zulmüne mâruz kaldığımız vakit, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz. Görünüşü hürriyet, hakikati istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa, hizmet-i Kur'âniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehid olmayı büyük bir lûtf-u İlâhî biliriz.” Evet, o çok yürekten bağlanmıştı i'la-yı kelimetullaha ve insanlığın kurtuluşunu onda görüyordu.
Öyle bir dava adamıydı ki, “Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopacaksa, ‘Bir genç dinsiz olmuş’ haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir” diyor ve idam sehpalarında noktalanabilecek bir yolda yürürken bile hakikati haykırmaktan geri durmuyordu. “Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, iman, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhafaza eden Kur'ân tefsiri Risale-i Nur uğrunda idam edileceksem, sehpaya "Allah Allah, yâ Rasulallah" sadalarıyla koşarak gideceğim.” demek ancak Zübeyr Gündüzalp gibi sadıklara has bir cesaret ve samimiyet ifadesiydi.

Allah rahmet eylesin, Urfalı Abdurrahman Ağabey’in vakfettiği bir ev vardı. Basit, dar ve rutubetli bir evdi; kış günleri sobayla ısıtmaya çalışırlardı. Zübeyr Ağabey’in, o evin orta katında kaldığı zamanlar da olmuştu. Alt kattaki küçük salonda da dersler yapılırdı. Ders esnasında o, odasından çıkıp gelir, daha kapıdan içeri girer girmez, kendisine yer gösterilmesini hiç beklemeden, varlığını belli etmek istemezcesine, boş bulduğu bir yere diz çöküp oturur ve mezamir dinliyor gibi okunan Risaleyi dinlerdi.
Zübeyr Ağabey, dualarında ısrarlı davranır; Üstad’ından gördüğü üzere, dua ederken ellerini kucağına düşürmez ve kollarını ciddiyet içinde kaldırırdı. Kanaat-i acizanemce, dua ederken o şekilde yapmak esastır. Dua, Cenab-ı Hak’tan bazı ekstra şeyler istemek manasına gelir. Böyle bir isteğin de kendine göre bir keyfiyeti olmalıdır ki, o keyfiyet “ilhah”tır; yani ısrarlı davranmak ve o işin üzerine düşmektir. Deprem sonrasında ya da Tsunami akabinde yapılan yardımların muhtaçlara dağıtılması sahnelerini izlemişsinizdir. Bir ekmek alabilmek için kollarını olabildiğince açan, dağıtım yapan görevlilere var güçleriyle ellerini uzatan ve sonunda istediğini alan insanlara şahit olmuşsunuzdur. Tabii bir köşeye oturan ve elini kucağına düşürüp bekleyen kimselerin hiçbir şey elde edemediklerini de görmüşsünüzdür. Bizim Cenab-ı Allah’tan istediğimiz şeyler o dağıtılan yardımlardan daha önemsiz olmadığı gibi kendi halimiz de o muhtaçların durumundan daha iyi değildir. Öyleyse, bize düşen de -riya, süm’a ve taşkınlıklara girmeden- kollarımızı Peygamber Efendimiz’in yaptığı ve seleflerimizin de tatbik ettiği gibi ciddiyet içerisinde yukarıya kaldırmak ve dualarımızda ısrarcı olmaktır.

Sema Ağlıyordu...
Zübeyr Ağabey, nasıl yaşadı ise öyle de Allah’a yürüdü. Cenab-ı Hak, çoklarına nasip ettiği gibi bana da onun ahirete teşyîine katılma imkanını lutfeyledi. Fatih Camii’nde cenaze namazı kılındıktan sonra, o omuzlar üzerinde son yolculuğunu yaparken hafif hafif yağmur çiselemeye başladı. Tam ağaçların altında yürümeye başlamıştık ki, birden bire nereden çıktığını bilemediğim güvercine benzeyen bir sürü kuşun kanat seslerini duydum. Kuş sürüsünün, çok geniş bir alanı kapladıktan sonra “pırr” edip onun tabutunun üzerinden fezanın açıklarına doğru uçuverdiğini gördüm. Başkalarına “Siz de gördünüz mü?” diye sormadım; çünkü, ehl-i imanın vefatına semanın ağladığı ve onları uğurlamak için ruhanilerin adeta yarış yaptığı hakikatinin Zübeyr Ağabey için de gerçekleştiğine inancım tamdı. O, “secde izi”yle nakşolmuş samimi bir sima ve dırahşan bir çehreydi. “Sîmâhum fî vucûhihim min eseri’s-sucûd” hakikatının canlı ve insanlara tesir edebilecek bir örneğiydi.

Zübeyr Ağabey’i yâd ederken Abdurrahman b. Avf’ın sözlerini hatırladım. O büyük sahabi, vefatından az önce kendisine ikram edilen bir parça et ve bir dilim ekmeğe uzanırken ağlar ve şöyle der: “Peygamber Efendimiz ahirete göçtü de ne kendisi ne de ailesi arpa ekmeğiyle bile hiç doymadı. Hamza şehadet şerbeti içti, onun için bir kefen bile bulunamadı. Mus’ab b. Umeyr şehit oldu, onu da kefenleyecek bir şey bulamadık. Oysa onların hepsi bizden daha hayırlı idi. Biz ise dünyadan alacağımızı aldık. Sıkıntılarla imtihan olduk sabrettik, ama rahatlık ve mal-mülkle imtihan edilince şükredip kazandık mı bilemeyeceğim!..”
Onları Anlamadılar

Evet, onlar mana âleminin birer sultanıydılar ama dünya onları tanıyamadı. Onların, mahviyet, tevazu ve hacâletle mühürlenen tabiatları başkalarını aldattı. İnsanlardan bazıları gururlarına; kimileri hasetlerine ve bir kısmı da bencilliklerine yenildiler ve ne Hulusi Efendi’yi, ne Tahirî Mutlu’yu, ne Sadullah Nutku’yu ne de Mehmet Feyzi’yi tanıyabildiler. Oysa, onlar bir dirilişin ilk mimarları ve Hazreti Mîmâr-ı Azam’ın vefalı temsilcileriydiler.. Hasan Feyzi'ye, Hafız Ali'ye, Hoca Sabri’ye ve Hüsrev Efendi’ye sonraki nesillerin de ihtiyacı vardı. Dünya Ahmet Fevzi'yi, Atıf Efendi’yi ve Asım Bey’i mutlaka bilmeliydi. Bir ışık kaynağının hâlesini teşkil eden, herbiri ayrı birer derinlik adamı olan ve bazıları itibarıyla hala dipdiri ve olabildiğine canlı, Nur Risaleleri’ni dünyanın yetmiş diline çevirerek herkese ulaştırmak için çalışan başyüce insanlar herkes tarafından kabul edilmeliydi. Fakat maalesef, alperen yürekli ve uhrevî derinlikli Zübeyir Gündüzalp misali vefa abidelerini insanlık gerektiği gibi tanıyamadı..
Onlar çok gerilerde durdular, çok küçük göründüler, hep mahviyet içinde oldular.. el-âlem de yalnızca o görünüşe ve o duruşa baktı, onları sadece zahire göre değerlendirdi. Onların herbirisi ihtimal bir kutbiyeti, bir gavsiyeti temsil ediyorlardı ama nâdanlar bunu anlayamadılar. Zaten, sohbet-i nâdanla telezzüz edenlerin onları anlamaları da beklenemezdi. Anlamadılar ve kendilerine yazık ettiler. Bilmem ki, biz onları gerektiği ölçüde anlamaya muvaffak olabildik mi?.. (herkul.org, 09.05.2005)

Hz. Bediüzzaman’ın hizmet anlayışına göre; eğer bir beldede onun bir talebesi varsa, orası, İslâm ‎düşüncesi hesabına fethedilmiş demektir. Demek ki o kendine çıraklık yapan hemen her ferdi, "Himmetim ‎milletimdir." diyen insanlar konumunda kabul ediyor. Aslında bu anlayışta ve bu düşünce istikametinde ‎yapılacak hizmetler, bizden hem Allah’ın hem de Peygamberin (s.a.s) beklediği hizmetlerdir. Evet, ben de bu ‎düşünceye gönülden katılarak diyorum ki: Allah’a yürekten inanan her bir mümin gönül, bir beldeye ‎gittiğinde orada tam merci olmalı ve bütün karanlıkları parçalayacak bir performans sergilemeli.. duygu ve ‎düşünceleri ışığa garkedecek bir misyon ortaya koymalı ve çevresinde hemen yüzler, binler halelenmelidir -ve ‎inşâallah öyle olur- Bu ise ancak, Sahabenin ilkleri gibi, dâvâyı hayatının gayesi bilmekle gerçekleşecek bir ‎husustur.‎
Konuyla alâkalı bir hatıra nakledeyim size: Kitaplar ilk defa baskıya gireceği dönemde Üstad, sağa-sola ‎hem de 50-100 lira gibi küçük bir para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu -makamı cennet olsun- ‎bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün satılık olduğunu ilan ediyor, ‎arazisinin bir kısmını haraç-mezat satıyor.. satıyor ve parayı sevine sevine getirip Üstadına teslim ediyor. ‎Sadece o mu? Elbette hayır. Hulusi Efendi, Hüsrev Efendi, Mustafa Gül.. ve diğerleri hep aynı duygu ve ‎düşünceyi paylaşırlar. Demek ki onlar, öyle samimi ve öyle bir safvet içinde idiler ki, bunu hayatlarının ‎gayesi biliyor ve o uğurda hırz-ı can ediyorlardı. Gün geliyor bu safvet, onları ilklerle buluşturuyor. Biri, ‎gecenin geç saatlerinde teksir makinesinin kolunu çevirirken, "Hasbî Rabbî cellallah, mâfî kalbî ğayrullah, ‎Nur Muhammed sallâllah." diyor. Tam o esnada birden kapı açılıyor ve içeriye Raşit Halifeler giriyor, "Devam ‎edin, bizler sizinle beraberiz." diyorlar
(Fasıldan Fasıla -3 )

60 öncesi rahmetli Bekir Berk Bey’in yazıhanesine gittim. Badem ezmesi mi neydi götürmüştüm. (Hocaefendi burada ağlıyor) Yüzüme baktı. Ben kabul ederler diye beklerken “kardeşim biz hediye kabul etmiyoruz” dedi. Ve yine ben biliyorum ki çok defa cüzdanını açtığı zaman içinde ancak 25 kuruş vardı. Bu istiğna vardı. El sürmeme vardı. O kahraman öyle öldü. Bazen para bulamadığı zaman kalas yüklü bir kamyonda o kalasların üstüne binerek bir yerden bir yere davaya yetişmeye baktı. O saff-ı evveldekilerin safveti idi ki hendesi genişlemeler oldu. Geometrik genişleme diyebilirsiniz, genişlemeler oldu Allah’ın izni ve inayetiyle.(fgulen.com, 29.05.2006)

bamteli1970
02-05-09, 08:28
kardesım allah razı olsun ınanın cok duygulandım muhterem hocamızı ve guzel bır anısını paylasmıssınız emegınıze yuregınıze saglık gercektende muhterem hocamız peygamber ve sahabe asıgı bır buyugumuz onun kasetlerını dınlerken sankı o anı yasıyorsunuz ınsan farkına varmadan rahmet pınarlarından yaslar suzuluyor rabbım omrunu uzun etsın ınsallah hatta dua ederken yarab omrumuzden hocamızın omrune omur kat hepımız fanıyız bu gun bır savas gıtse bır sey olmaz ama bu memleketın boyle hak dostu dava ınsanı mubarak ınsanlara ıhtıyacı var rabbım onların hızmet ıklımınden ve hızmet daıresınden bızlerı ayırmasın ben hocamızı tanıdıktan sonra namaza baslamıstım muhterem hocam dualarımızdasınız rabbım omrunuzu uzun etsın ınsallah

betus
02-05-09, 11:46
Allah razı olsun..

musahhih
02-05-09, 15:07
Allah(c.c.) razı olsun

Kelimeler bazen yetersiz kalır..

vuslat07
02-05-09, 16:10
Allah razı olsun rabbım o gıbılerın hurmetıne bızıde bagıslasn ıns...

ayşe_
02-05-09, 16:30
Allah(c.c.) razı olsun

sedahan
04-05-09, 01:09
Allah razı olsun Aydın abi..Musahhih kardeşimin dediği gibi kelimeler yetersiz onları anlatmaya Hakkın övdüğü ,sevdiği insanları kulların övmeyede yeteri kadar sevmeyede gücü yetmez...

adalet
04-05-09, 11:51
insan anlamış oluyorki bu büyük hizmet adamları karşısında ne kadar kücük kaldığını....rabbim bizlerede öyle hizmet şuuru versin inş ....

tuareg
02-06-09, 03:16
Amin İnşaallah..
Rab'bim sizlerdende razı olsun..:)

tuareg
03-06-09, 00:49
Fethullah Gülen Hocaefendinin Bediüzzaman Haz. ve Talebeleri hakkındaki görüşleri-2


Büyük doğumların ve iz bırakan hareketlerin temelinde Asr-ı ‎Saadet’in iz düşümü denebilecek bir hayat tarzı vardır. Her dönemde insanlığa yeni ufuklar gösterenler, doya doya sıcak bir çorba yudumlayamayan, sırtlarına geçirecek bir palto bulamayan ve dünya nimetlerinden kâm alma peşine kat’iyen takılmayan kimseler olmuşlardır. Fakat, onlar öyle beklentisiz ve o denli fedâkarâne yaşamışlardır ki, maddî fakirliklerine rağmen mana âleminin sultanları hâline gelmiş ve bütün mü’min gönülleri kendilerine taht yapmışlardır. Bediüzzaman hazretlerinin ilk talebeleri de o kıvamda insanlardır.”
Bu ifadeler Fethullah Gülen Hocaefendiye ait..Daha önce Hocaefendi hakkında o zatların bazı kanaatlerini bir arada size sunmuştuk. O yazıya gösterdiğiniz ilgi, bu konuda bir ihtiyaç olduğunu düşündürdü. Bundan dolayı, Hocaefendinin ağabeyler hakkındaki kanaatlerini de bir araya getirdik. Sohbetlerinin büyük kısmını taradık, kitaplarının tamamına yakınını gözden geçirdik. Bunlarda karşımıza çıkan, o muhlis insanlara karşı hep büyük bir vefa, hürmet, saygı, minnet, ağzını tutma, hep hayırla yad ve kadirşinaslık oldu.

Bir sohbetinde bunu şöyle ifade eder; “Ben bir dönemde sırf ona hizmet etmiş zatların yanında elime kitap alıp okumayı bile terbiyesizlik saydım. Onlar onlar dedim” Bir başka musahabede; “Arkadaşlarımız bu terbiyeyi çok iyi aldıklarından dolayı inşallah öyledir.. ta ilk talebelerinden, Hulusi Efendilerinden, Sıddık Süleymanlara, Hüsrev Efendilere, orta dönem talebeleri Zübeyir Gündüzalplere, Mustafa Sungurlara, yakın dönem talebeleri gibi, Ceylanlara, Bayramlara kadar.. bunlara karşı hep Allah Resulü’nün ashabına, tabiin döneminde duyulan saygıyı duymuşuzdur. Onlara laf ettirmemişizdir” ifadeleri ile bu saygı ve sevgiye işarette bulunur..

İlk başta genel ifadelerine yer vereceğimiz hocamızın, daha sonra bazı ağabeyler hakkında ifadelerini, alfabetik sıralamaya göre vereceğiz. Kitaplardan alıntılarda kaynaklarını belirttik. Diğerleri Hocaefendinin muhtelif zaman ve zeminlerde yaptığı sohbetlerdir. Burada ismi geçen ağabeyler hakkında bilgiler vermek meseleyi çok uzatacağından merak edenlere Sayın Necmeddin Şahiner’in Son Şahitler adlı beş ciltlik çalışmasını(Nesil Yay.) ve Ömer Özcan beyin yakınlarda neşredilen Ağabeyler Anlatıyor (Nesil Yay) adlı kıymetli çalışmasını tavsiye edebiliriz. Ve minallahi tevfik.
“Bir Hafız Ali, bir Hasan Feyzi, bir Hüsrev Efendi, bir Hulusi Efendi. Bunlar normalde anadan doğmuş insan gibi değildir yani. Bunlar insanüstü insanlar, harika insanlar. Hayatlarını bu işe vermişler. Başka hiç bir yer düşünmemişler. Yazmış, çizmiş, etmiş. Hatta kafasının köşesinden evlenmeyi bile geçirmemiş bu adamlar.”

“Böyle işte bazıları gramer deyip, geveleyip bazı şeylere takılırlar, bazıları üslup, bazıları ifade, bazıları şu bazıları bu.. mini bir takdir, onun ötesinde bir şey yok. Dünya kadar yanılmış insanla karşılaşırsınız. Çeyreğini bile çözdüğünüz zaman anlayış adına bir sürü kör topal insanla karşı karşıya kalırsınız hâsılı. Ama O'nu bir de Ahmet Feyzi Abiye sormak lazım. Ben Hasan Feyzi, Hafız Ali abileri görmedim. Tahir Mutlu’ya, Zübeyr Gündüzalp’e, Sungur Abi'ye, Kırkıncı Hoca'ya sormak lazım.”

“Tarih, üstadımızın etrafındaki yücebaşları tanıması lazım. Eğer ihlas, fedakarlık ve feragatın bir manası varsa, zirvede kutbiyyet bunların hakkıdır.”(Pensilvanya Günlüğü)

“Abilere bütün güzellikler çok yakışıyor. İlk gördüğüm günden beri, onları sahabelerin günümüz temsilcileri olarak tanıdım. Bu kanaatim hiç değişmedi” (Pensilvanya Günlüğü)

“Evet, onlar mana âleminin birer sultanıydılar ama dünya onları tanıyamadı. Onların, mahviyet, tevazu ve hacâletle mühürlenen tabiatları başkalarını aldattı. İnsanlardan bazıları gururlarına; kimileri hasetlerine ve bir kısmı da bencilliklerine yenildiler ve ne Hulusi Efendi’yi, ne Tahirî Mutlu’yu, ne Sadullah Nutku’yu ne de Mehmet Feyzi’yi tanıyabildiler. Oysa, onlar bir dirilişin ilk mimarları ve Hazreti Mîmâr-ı Azam’ın vefalı temsilcileriydiler.. Hasan Feyzi'ye, Hafız Ali'ye, Hoca Sabri’ye ve Hüsrev Efendi’ye sonraki nesillerin de ihtiyacı vardı. Dünya Ahmet Fevzi'yi, Atıf Efendi’yi ve Asım Bey’i mutlaka bilmeliydi. Bir ışık kaynağının hâlesini teşkil eden, herbiri ayrı birer derinlik adamı olan ve bazıları itibarıyla hala dipdiri ve olabildiğine canlı, Nur Risaleleri’ni dünyanın yetmiş diline çevirerek herkese ulaştırmak için çalışan başyüce insanlar herkes tarafından kabul edilmeliydi. Fakat maalesef, alperen yürekli ve uhrevî derinlikli Zübeyir Gündüzalp misali vefa abidelerini insanlık gerektiği gibi tanıyamadı..

Onlar çok gerilerde durdular, çok küçük göründüler, hep mahviyet içinde oldular.. el-âlem de yalnızca o görünüşe ve o duruşa baktı, onları sadece zahire göre değerlendirdi. Onların herbirisi ihtimal bir kutbiyeti, bir gavsiyeti temsil ediyorlardı ama nâdanlar bunu anlayamadılar. Zaten, sohbet-i nâdanla telezzüz edenlerin onları anlamaları da beklenemezdi. Anlamadılar ve kendilerine yazık ettiler. Bilmem ki, biz onları gerektiği ölçüde anlamaya muvaffak olabildik mi?..”

1-Abdullah Yeğin: “Üstad Kastamonu'dayken diyor ki, “bazı lise talebeleri geldiler.” İki üç taneymiş onlar, fakat onlardan bir tanesi hem hayatta, hem de istikametini korumuş Abdullah Yeğin. Ben ilk Adana'da delikanlıyken görüştüm, mübarek bir insandır.”

“O talebelerden bazıları kimlerdi bilemeyeceğim. Fakat namlı, şanlı, nişanlı, adlı, ünvanlı bir tanesi var ki, bizden de beş on yaş büyük, hala aramızdadır: Abdullah Yeğin. O talebelerden birisidir.”

2-Abdülmecid Nursi: “Abdülmecit Efendi de kardeşi, onu görme şerefi nasip oldu bana.”

3-Abdurrahman Cerrahoğlu: “Hala hayatta olan Abdurrahman Abi (Cerrahoğlu) var, geçende de bir yolunu bulmuş, üstadımızın kullandığı, kutu dediği radyosunu bulup bana göndermiş, ben de onu o mikro-müzeme koydum. Cerrahoğlu atmış-yetmiş yaşında, İzmir'de Nur iklimine ilk açılan, benim geldiğimde de tanıdığım ilklerden..”

4-Ahmet Feyzi Kul: “Ahmet Feyzi Abi çok akıllı bir adamdı.”

“Hulusi abiyle çok ciddi muarefesi vardı. Aralarında hatıra anlatma, fıkra anlatma kabilinden konuşmaları vardır. İki başa güreşen insanın peşrevi gibi, reveransları gibi şeyler bakarsınız. Ahmet Feyzi daha mütevaziyane Hulusi Abiye bir şeyler sorar. O da anlatır. Hulusi abinin ona nisbeten evveliyeti var, daha önce. Kampda da yine öyle karşılaşıp konuşmuşlardı. Çünkü Hulusi abi bizim kampta kaldı. Güzel insanlardı. Ben onları her duamda ismen zikrediyorum. Çünkü sahabe-i kiram, Efendimize nisbeten ne ise, Üstadın hizmetinde, bugün bu ikinci dirilişi temsilde o insanlar odur. Sahip çıkmışlar Üstada.”

“Ahmet Fevzi, rahmetlik ne derin adamdı.”

“Ahmet Feyzi rahmetlik çok dikkatli namaz kılar, ellerini kaldırırken duyardı, tahiyyatta otururken duyardı.”

“Bazen öyle ahireti arzulatıyorlar ki benim yanımda. Şimdi diyorum mesela bir Ahmed Fevzi, ne kadar şeker şerbet insandı. Arkaya kaykılır, öyle ağır ağır, her kelimeyi bir kaç defa tartar öyle konuşuyor. Bayağı düzgün konuşmaya hususi ihtimam gösterir. Yok yani şimdi bir Ahmed Fevzi. 71'de vefat etti, 25 sene.Nakletmişimdir, Edremit'e tayinim çıktı oraya vaaza gidiyorum. Arabanın arka koltuğunda oturuyorum, bazen arkadaşlar arabalarla götürürlerdi bazen biri de refakat eder de, belki çok defa da işte bir arabaya biner giderdim. Böyle uyku uyanıklık arasında, birden bire o arabanın arka kapısı açıldı, başında beresi içeriye girdi. Çok net ama. Allah Allah, sevindim ben de. Gittik Edremit’e, biraz sonra İlhan bey, “Ahmed Fevzi ağabey” vefat etti dedi.”

4-Atıf Ural: “Ben görmedim, bizlerden de dört beş yaş büyük. Bunların yetişmesinde büyük tesiri olmuş. Öyle tatlı Risale okurmuş ki, Osman Yüksel bir defasında “herkes senin gibi okusa Risaleler'i, o Risaleleri okumayacak insan kalmazdı” demiş. Onun noktalanması, virgüllenmesi demek değil. Kendine göre ayrı, spikerlerin de okuyamayacağı şekilde enfes.. Atıf Ural, ilk Sözler'i basanlardan.”
5-Bayram Yüksel: Muhterem Osman Şimşek bey, Bahara Yolculuk adlı kıymetli eserinde nakline göre Bayram ağabeyin vefatından sonra, Fethullah Gülen Hocaefendinin bir meclisinde Bayram ağabeyden bahis açılması üzerine bir misafirin “Çok da ilmi yoktu ama” demesi üzerine Hocaefendi celallenip; “Öyle demeyin. O yüzlerce alim kadar bu dine, millete hizmet etmiştir”karşılığını vermiş..

6-Bekir Berk; Bu Bekir bey, dünyayı tepti, tekmeledi, geldi. Öyle kolay bir şey değil.

“Bu düşünceler bana Bekir Berk Beyi hatırlattı. Ara sıra oturduğu yerden kalkar, sağa sola dolaşır, yumruğunu sıkar, savurur. “Neden böyle yapıyorsun?” dendiğinde “Bu adamların yazdıkları şeyler kalbimde yara yapmasın diye fikren reddediyorum” derdi.” (Fasıldan Fasıla-3)

7-Hafız Ali: “Benim bu büyük bezmi başlatanlar arasında en çok hayranlık duyduğum insanlardan. Ve bana göre tam sahabi deliliği ölçüsünde bir cinneti paylaşan büyük bir kahraman.”

“Hafız Ali’yi ben görmedim. Ama en çok sevdiklerimden birisidir. Üstad Bediüzzaman'ın Hz. Ebubekir’i. Zehirlenmiş Denizli hapishanesinde. Denizli kahramanı.”

“Çok hayranlık duyduğum, hatta bana göre başta gibi Hafız Ali, çok zannediyorum böyle Üstadın Ebubekir’i gibi bir insan.”

“Ben gözümde çok büyüttüğüm, görmedim fakat aşk derecesinde sevdiğim Hafız Ali.”

“Üstadın zannediyorum Fetası Hafız Ali Abi. Ama havarisi Zübeyr Gündüzalp. Bunlar farklı şeyler.”

8- Hafız Tevfik: Bir de Hz. Üstad’ın o engin düşüncesine bakın: Hafız Tevfik, herkesin Üstad’dan kaçtığı dönemde ona talebe olup Risaleleri eliyle istinsah eden şanlı ve devâsâ bir insandır. Nur’un ilk kahramanlarından olan bu zat, ihtimamla fötr giyen birisidir. Aynı zamanda sigara tiryakisidir. Üstad ona, üç-beş sayfa risale yazdıktan sonra dermiş ki, “Tevfik’im, sen kalk biraz dışarıda dolaş.”(Fasıldan Fasıla-3)

9-Hasan Feyzi Yüreğil: “Bir muallim, mükemmel bir edebiyatçı, çok güzel şiir yazıyor ve tasavvufta da irşat mertebesine gelmiş. Bütün bunları bir yana itip, geliyor ve bir ruh mimarına teslim oluyor.”(Amerika’da Bir Ay-İsmail Ünal)

10-Hulusi Yahyagil: “İnsanın gönlü arzu ediyor ki, bu misallerle Üstadımız bize ne demek istiyor hemen anlayalım. Hem muhtevasını anlayalım, hem de icabında Kırkıncı Hoca gibi, Tahiri Mutlu gibi, Hulusi Efendi gibi hiç zihnimizde ruhumuzda düşüncemizde Nurlar eskimese, hep böyle terü-taze canlı gerçekler.”

“İşte o manada bir kere daha böyle nurların yorumu öyle sunuluşu çok önemli geliyor bana da fakat o da yine öyle, o Hulusi ağabey çok rahat konuşurdu, oturur çok yayardı böyle, belki bir yönüyle sulandırma denirdi. Fakat öyle işin içinden çok rahat çıkardı ki, demek ki üstadı çok dinlemiş. Üstad risaleleri izah edermiş.”

“Eğridir'de, adeta ihlasın sembolu olan Hulusi Efendi ile karşılaştı. Çiçeği burnunda bir yüzbaşı, üniformasıyla şeyh aramak için gelmişti, onu şeyh zannetmişti. Fakat şeyhlerde aradığı şeyi, kader, kendisini müflis gösteren o zatın mütevaziyane hücresinde, semavi maidelerle ona ihsan etmek suretiyle Hulusi Efendiyi cezp etmişti.”

“Hulusi abi rahmetli, çarşıdan geçerken o Aleviler ayağa kalkardı. Bir arkadaşımız o Alevilerden birine demiş ki, bu Hulusi Efendi kimdir? O demiş ki, “Bizim Şarkın yıldızıdır. Ona bir şey dedirtmeyiz biz.”

11- Hüsrev Altınbaşak: “Hüsrev Efendi'nin malayani şeylerle meşgul olmayıp, risaleleri yazayım diye, onbeş sene kapısını ördürerek odasını hücre haline getirdiğini anlatırlar. Kaldı ki o esnada çok ciddi takip de söz konusudur. Mesela, o mübarek zat, yazdığı risaleleri rulo yapıp, banyodan dışarıya, suyu boşaltmak için kullanılan küçük bir borucuk içine bırakır, birileri de ara sıra gelip, boru içinden ruloları alır, altı saat uzaklıktaki köylere giderek risaleleri yerlerine ulaştırırlarmış. Sonra taş baskılar yapılıp, benzer tabyelerle dağıtım yapılırmış. İşte bu ihlâs ve bu sistem sayesinde Üstad, bir avuç talebesiyle Türkiye'nin her tarafına risaleleri dağıtmıştır. (Prizma-3)

“Hüsrev Abi başlı başına bir ihlas kutbudur.”

“Hüsrev abiyi tanıma imkânı, fırsatı olmadı benim için. Fakat derin bir insandı, umman gibi. Bakışları bile Allah'a inanmış bir insan şeyi hemen hasıl ederdi, insanın üzerinde, bakış. Hatta sesinin tın tın ötüşünde onu dinleyebilirdiniz.”

“O Hüsrev abi, kanserdi, son on sene kanserli yaşadı, ben görüşemedim tabi onunla. Kendi el yazısıyla yazdığı Kuran'da, o kelimelerin hepsi teker teker yazılmış yapıştırılmış, yazılmış, yapıştırılmış öyle. Sadettin bey der ki, ben giderdim yanına, hasta haliyle, 90 yaşına dayanmış, kanserli, hala o işi yapıyor. O tevafuklu Kuran'ı bitiriyor, vefat ediyor.”

12- Mehmed Emin Birinci: “Hep takdirle yad ederim, hala hayatta olan ve bu hizmette bir Hüsrev Efendi gibi, bir Mehmed Birinci vardır, Rizeli'dir bu insan veya Trabzonlu.. evlendiği gece nasılsa içine birden bire Üstadımızı bırakmış, gitmiş izin almış, orada düğün yapmışlar.. tam zifaf olacağı gece, gelin duvağı ile yanına gelmiş.. birden bire Üstad tüllenmiş gözlerinin önünde. “Üstadım orada sahipsiz, hizmetini görüyordum, çayını kim yapar, ya arkadaşlardan ona hizmet edenler de vefat ederse Üstadım çay yapacak, kahve yapacak insan bulamazsa.. yazıklar olsun sana.” “Sen bundan sonra benim bacımsın” der, ayrılır gelir, on beş sene sonra bize derler di ki “hala o bacımız evde bekliyor, o da Üstad'ın yanında çay yapıyor.” İşte bu kadar işe dilbeste gönüller.”

13-Mehmed Feyzi Pamukçu: Bana onu görmek nasip olmadı. Ama ben hep ismen dua ettiklerimde onları sayıyordum. Fotoğrafları var bende çok seviyordum, sahabe efendilerimiz gibi seviyordum.”

14- Mehmed Kırkıncı: Üstad Bediüzzaman Hazretlerine saygı ile dopdolu ve hayatta iken kendisini ziyaret eden bahtiyarlardan birisi, bana bir rüyasını anlatmıştı. Bilinmesinde fayda mülâhaza ettiğim için, şimdiye kadar birkaç defa anlatmış olmama rağmen, müsaadenizle bir kere daha anlatmayı düşünüyorum. Rüyada Anadolu’nun her tarafını bir baştan bir başa seylâplar kaplamış ve âdeta Nuh tufanı gibi, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götürüyor. Koca koca binaları, büyük büyük blokları seller, birer kütük gibi sürüklüyor. Ümit adına herkesin sarsıldığı ve yeis girdabı içinde panik yaşadığı bir anda, nereden ve nasıl çıktığı belirsiz şekilde birden bire Üstad Bediüzzaman beliriverir. Çelik-çavak hareketleri ile Türkiye’nin dört bir bucağında açılmış olan yurtları, okulları, kursları dağdan kaya koparıyor gibi kucaklayıp, selin önüne koyar.. ve bu sayede sel durur; orada bir baraj oluşur ve her taraf eski halini alır. Rüyayı tabir etmeme gerek yok zannediyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak anlattı o zat bana bu rüyasını. Evet, Anadolu’da ve hususiyle Güneydoğu’daki azgın bir şekavetin yegâne çaresi eğitim ve kültürdür. Aksi halde, bu iki toplumu birbiriyle bütünleştirecek, birleştirecek ortak paydalar bulununcaya, bulunduktan sonra da onların üzerinde anlaşılıncaya kadar problemler devam edeceğe benzer.”(Fasıldan Fasıla: 3)

““Ufkumu aşan birisi..”

“Yani çok rahatlıkla diyebilirsiniz, Sungur abinin vefatı nurun vefatı, Zübeyir abinin vefatı nurun vefatı, Kırkıncı hocanın vefatı nurun vefatı gibi. Mevtül alim mevtül alem gibi diyebilirsiniz. Arkasında bunlar var tabi.”

“Erzurum’daki Kırkıncı Hoca, bu insanın siyaset adına bir beklentisi yoktur. Sinesi ülke ve vatan sevgisiyle doludur. Aklı erdiğince bu mevzuda çok engin düşünceleri vardır.”

“Bir diğer taraftan bizim Kırkıncı Hoca, hocadır yani. Hani Üstada hoca olduğu halde saygı duyan dünya kadar insan vardır, ama ben bir arkadaş olarak tanıdım. Hocam da vardı benim; Osman Hoca, Kırkıncı Hoca da ondan ders okuyordu, fakat hoca küçümsenecek bir insan değildir. O bir yerde enaniyetini aştı geldi, kendisini bir buz parçası gibi havuzun içine attı eritti, yok oldu orda. Üstadı solukluyordu yani. Sevenler, sayanlar, onu başının üstünde gezdirenler de nasibini alıyor. Büyük görüyor, dua ediyorlar, “başımızdan Allah eksik etmesin” diyorlar.”

“İnsanın gönlü arzu ediyor ki, bu misallerle Üstadımız bize ne demek istiyor hemen anlayalım. Hem muhtevasını anlayalım, hem de icabında Kırkıncı Hoca gibi, Tahiri Mutlu gibi, Hulusi Efendi gibi hiç zihnimizde ruhumuzda düşüncemizde Nurlar eskimese, hep böyle terü-taze canlı gerçekler.”

“Geçen gün Kırkıncı hoca duygulanarak söyledi burda, “Allah müslüman etmeseydi biz müslüman olamazdık ki. Allah nur talebesi yapmasaydı olamazdık yani bu cemaatin içine girmezdik.” Akılla makılla da meseleler muvazene edilir değil. Çok akıllı insanlar var. Mantığın ortasından konuşuyorlar. Fakat böyle küçük bir mantık isteyen meselede kaybediyorlar.”

“Kırkıncı Hoca çok gayretliydi, o ilk Muzaffer Aslan geldiği zaman bizi 15–20 tane insan topladı götürdü, doldu orası. Fakat hiç biri devam etmedi. hepsi, birler ikiler üçler, o mollalar, o imam hatipliler döküldüler.”

15-Milaslı Halil İbrahim Çöllüoğlu: Çok hayranlık duyduğum Milaslı Halil İbrahim’in hizmeti.”

“Derince hayranlık duyduğum, o dönem itibariyle Milas'lı Halil İbrahim; derin bir insan. Bunlar zannediyorum her birisi birer kutup.”

16- Molla Hamid Ekinci: Üstadımızın Hamid Efendi diye bir talebesi vardı. Vanlı Hamid Efendi. Sağda solda gezer hep Üstad'ın gençliği dönemi, Üstad'a Van'da talebelik yapmış, o döneme ait hatıra anlatırdı. Onun hayatı hep hatıralardı. Fakir de görmüş tanımış o hatıraların bazılarını da kendinden dinlemiştim. Sonra kitap haline de getirdiler. Aslında öyle çok abdal bir insan değildi. Fakat çok okumamış. Eski usul Üstad'tan biraz okumaya çalışmış da çok okumamış. Yine de oldukça derli toplu bir muhakemesi vardı. O da kendisini o işe vermişti. Üstad'tan ders okurken talebeleri arasında Üstad diyor ki, "bütün dünya toplansa, bütün şüphe ve tereddüt sistemlerini işletseler, benim bu Hamid'imin kafasına bir şey sokamazlar" Herkes niye diye bakıyor da, "çünkü kafasına hiçbir şey girmez de ondan" diyor. Üstadımız öyle dediğine göre mübalağa yapmaz. Bir hakikat payı vardır. İhtimal ki Üstadımız zeki dediği kendi yeğeni Abdurrahman Abi gibi, Fuat abi gibi, o sülale cins kafa hepsi. Okuduğu bir şeyi bir defa okuyor ikinci defa okuma lüzumu duymuyor. Ailece öyle. Onlara zeki diyorsa Üstad, biz hepimiz Üstad'ın nazarında aptal kategorisine dâhil oluruz.”

17- Mustafa Birlik: “İzmir’de de Mustafa Abi çok götürülmüştür İçeriye. O 12 Mart'taki en son oldu onun için, daha götürmediler. Fakat o günlerde o da çok önemliydi. O evinde haftada iki kere ders yapılırdı, millet bayağı tehlikeyi göze alarak giderdi.”

18- Mustafa Gül: Mustafa Gül bazen gelirdi, o da yazıyordu evet o da yazmıştı bir şey, o da çok kıymetli bir insandı. Ben dualarıma ismen yad ettiklerimden."

19-Mustafa Sungur: (Üstad) “Biz inayet altındayız” diyor. Hayatı boyunca hep öyle diyor. Bu çok önemli bir faktör yani. Tabi herkes bir yönüne, Sungur Abi bu yönüne tutkun."

“Bizim daire içinde çok dikkatli namaz kılan arkadaşlarımız var. Ben büyüklerden gördüğüm Tahir Abi, Sungur Abi, rahmetlik Cahid Erdoğan çok dikkatli kılar.”

“Benim çok sevdiğim, bu eğitim faaliyetlerine de saygılı bir zatla bir gün namaz kılmıştık. Zannediyorum namazı da ben kıldırmıştım. Bana dedi ki “Kardeşim, Üstad Hazretleri’nin çok gönlü yoktu değiştirilmesinde. Üstad Hazretleri’nin söylediği bazı sözler var ki, sehl-i mümtenidir, zor söylenir onlar.”(Gurbette Fethullah Gülen)

“Şimdi Sungur Abi'nin ufkunu yakalayabilmek için Hz. Üstad'ın huzurunda bulunma, o insibağı yaşamak lazım biraz. Onun gizli açık hayatında öyle enginliklere vakıf olmuşlar ki bakışının bizim bakışımız seviyesinde kalması düşünülemez artık, çok farklı bakıyor, farklı görüyor. Biz bakar kör gibi bakıyoruz ona. Onu o hususi kıyafetiyle şöyle bir insan böyle bir insan olarak görüyoruz. Oysa onun manası cismaniyetine aşkın olduğundan dolayı ihtimal o manada bir mecazidir. Ama Allah o mecazi manaya Allah bir güç vermiş kapıyı da kapamıştır. Onlar muhtevayı görüyorlar. Zarfa değil de mazrufa bakıyorlar bir yönüyle. Belki zarf silinip gidiyor, tamamen mazrufu gördüklerinden böyle bir görme her zaman olmuştur.”

“Vaizlik çıkınca karşıma, ben dedim, “yahu vaizlik kim, ben kim” Bu adamlar bu işi ayağa düşürseler bile, ben haddimi bilmeliyim, vaizliği ayağa düşürmemeliyim dedim. Ben, Hz. Pir'in çok sadık bendelerinden, hala hayattadır Allah uzun ömür versin, hizmet etmiş bizzat, eski bir muallim, muallimliği bırakmış hizmetkârlığı muallimliğe tercih etmiş, gönül kahramanlarından birisi, onunla o gün için karşılaşınca bana bir vaizlik düştü, dedim. Bana şöyle dedi o; Üstadın yanında duruyorduk. Biri geldi Üstada dedi ki, benim vaazlık hak ve salahiyetim var ama kendim yapmak istemiyorum dedi. Aynı düşünce gibi biraz. Üstad ona dedi ki, sen halka irşat adına bu hakikatleri konuşman yararlı olur. Fakat sen resmen vaiz olmasan camii kürsülerinde bunu ifade etme imkânını sana verirler mi? O da “hayır vermezler, resmen vaiz olmayınca bu hakkı sana vermezler” dedi. Üstad “Öyle ise sen bir şeyi ifade etmek için o resmi hakkını kullan. İhtiyacın yoksa maaşını alma”dedi.

“Ben bir adama odama girebilir diyorsam anahtarımı ona veriyorsam orda ortada olan benim kitaplarımın yerini bile değiştirmeyeceğine güvenerek veririm. Hasırımdan küçük bir çöp koparmayacağı mülahazası ile veririm. Onun ötesinde işte o oda ne türlü bir emanet mülahazası ister, o mülahazaya harfiyen riayet etmesi gereklidir. Onun için Üstad etrafında çok sadık talebeler var, ben Sungur Abiden bir iki defa dinlemiştim, bir defa kendi odada yoktu, süpürgeyi aldım odaya girdim süpürmeye başladım ben orayı. İçeriye girdi şiddetle beni tokatladı kovdu dışarıya... Üstad'ın odası diye. “Şurada benden beş kuruş olsa teberrüken alayım dersen bu hıyanettir” dedi.

“O Sungur Abi'nin ne kadar hapis yattığını hatırım almıyor, o kadar. Hiç sebep yokken.. ya sonunda beraat ederler veya işte af çıkar bir şey olur.”

“Sungur Abi de Bediüzzaman mesleğine çok bağlıdır, çok vefalıdır. Ben zannediyorum kırk senedir tanıyorum.. bir dirhem vefasızlık yapmamıştır, hiç değişmemiştir.”

“Size deseler ki iki tane namaz kılan gösterin? Dersiniz ki, eskiden Hüsrev Efendi varmış, şimdi de Sungur abi. Millet kendini namaz kılıyor zannediyor da kim onu öyle bal kaymak yudumluyor gibi, secdede ayrı bir derinlik, kavme de ayrı bir derinlik hatta üzerinde namaz kıldığı halının nakışlarını görmeyecek kadar gözleri öbür alemde, yanına gelmişler gitmişler. En basit avamcası budur bu meselenin. Daha aşağısı hayvancası onun zaten. Onlar da yiyor içiyor yan gelip kulaklarının üzerine yatıyorlar.”

20-Muzaffer Aslan: “Hiç unutmam, unutamam Hz. Pir-i Muğan, Isparta’da iken, Doğu’ya birisini göndermişti. O zat, halkın içinde otururken dizlerindeki yamaları göstermemek için, sırtına aldığı eski pardösünün etekleri ile onları kapamaya çalışıyordu. Onun pantolonu, ceketi böyle ise, yediklerini tahmin edebilirsiniz.” (Fasıldan Fasıla:3)

“Onlardan birini ilk dinlediğim anı hiç unutamam: O günlerde Isparta’da ikamet eden Üstad Hazretleri, Doğu’ya bir talebesini göndermişti. O zat, halkın içinde bazı hakikatleri anlatırken, dizlerindeki ‎yamaları göstermemek için, sırtındaki eski pardösünün etekleriyle onları kapamaya çalışıyordu. Anlattığı hakikatler de çok cazip gelmekle beraber, asıl onun kendi hâli, sadeliği, samimiyeti ve bir sahabe hayatı yaşaması bana çok tesir etmişti. Onu görünce, “Aradığım insanları şimdi buldum” demekten kendimi alamamıştım. Zaten, ondan sonra etrafa saçılan ışıktan tohumlar, o tohumlar üzerine bina edilen büyük kompleksler ‎ve dünyanın yedi bucağında açılan okullar hep bu “ilkler”in tesiriyle hasıl olan samimiyet zemininde ve onların izinden giden insanların ‎gayretleriyle günyüzüne çıktı.”(herkul.org)

“Şark'a yeni bir ruh, yeni bir can gelsin diye Isparta'da bulundukları zaman Hz. Pir-i Muğan doğuya gönderdiği insanı hiç unutmam. Medresede otururken dizlerindeki yamaları göstermemek için, sırtına aldığı eski bir pardösüyle o yamaları kapamaya çalışıyordu. Pantolonu, ceketi öyleyse şayet bu insanların yediği de ondan geri değildi.”

21-Said Özdemir: “Neşir hayatı adına, Üstadın önemli varislerinden olan Said Özdemir.”

“Ben Ankara'ya uğrayışımda her defasında hemen.. birinde Said Abi'yi evinde veya dükkanda görürsün, öbüründe içerdedir. Gider hapishanede ziyaret edersin. Öyle yani çok çile ile götürüldü.”

22- Tahiri Mutlu: Kitaplar ilk defa baskıya gireceği dönemde Üstad, sağa-sola hem de 50–100 lira gibi küçük bir para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu -makamı cennet olsun- bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün satılık olduğunu ilan ediyor, arazisinin bir kısmını haraç-mezad satıyor.. satıyor ve parayı sevine sevine getirip Üstadına teslim ediyor. (Fasıldan Fasıla:3),

“O kahraman Tahiri Mutlu”

“Rahmetlik Tahiri abi kükreyerek “Gıybet edenin dilini kökünden almak lazım der.”

“O Tahir abi, ben çok veli gördüm, veli huzurunda oturdum, bir Alvar İmamı gibi, bir İrhamizade Sivasi gibi, Tahir abinin huzurunda ben onu duyardım. O büyük zatların huzurunda olduğumu. Fakat o kadar da mahviyet, o kadar da hacalet, o kadar.”

“Bir yere geldiğinde bir odada ilk defa sorduğu şey şudur; “Beni hangi odada yatırıyorsanız, gece kalkıp ben leğenimi, abdest ibriğimi, seccademi sereceğim koyabileceğim müsait bir yer varsa oraya yatırın beni.” Hiç bir kimsede olmayan bir şey. Güzel bir önlük takar kendisine, ma-i müstamel vücuduna, üstüne sıçramasın diye, öyle abdest alır. Öyle namaz kılar, ama “namaz” kılardı.”

“Tahiri Ağabey de en son o Mektubat'ı yazdı Kur'an hattı ile. Çok yazanlardan, kendine has güzel bir yazısı vardı. Tam bir Çelebi idi, bir Osmanlı efendisi. Çok kibar, çok saygılı.. Yüzünde hat hat Allah'a imanın çizgileri vardı. Onda çok müthiş bir derinlik var.”

“Tahiri Mutlu benim beraber çok kaldığım insan, değişik yönleriyle çok ilerde birer insandı bunlar. Her birisinin bir aşkın yanı vardı, o zattan istifade etmişlerdi.”

“Bir insanın kendi makamını görmemesi iyi bir şey ama bir başkasının görmesi ayrı bir şey. Ama siz görse idiniz Tahiri Abi'nin o halini, elli defa da söyleseniz yine de inandıramazdınız ona. Çünkü o kendisini çok mücrim, biri elinden tutmasa kurtulamayacağını zanneden bir insandı.”

23- Zübeyir Gündüzalp: Hz. Üstad’a kadar gelen çilekeşler, o ve onun ilk saftaki has talebeleri kulağımıza “sebat” deyip fısıldayıp geçmeliler. Zübeyr Gündüzalp’in Afyon’da idamla yargılanacakları zaman yaptığı, dağları bile paramparça edecek müdafaası ne müthiştir ve bize metanet fısıldayan ne muhteşem bir hitabedir!(Prizma:2)

“Üstad'a Zübeyr b. Avvam misali havarîlik yapmış olan, abid, sâcid, müttaki Zübeyir Abi, bir gün "Üstadım, akıbetimden çok korkuyorum" der. Üstad birden sert bir sesle ona "korkma, titre" cevabını verir. Evet, âhiret çok pahalıdır ve onun için sadece bir korkma yetmez; titremeli ve gereğine göre hareket edilmelidir” (Prizma:3)

“Üstad için ölebilecek, çok vefalı birisi.”(Gurbette Fethullah Gülen)

“Benim de hatırını kıramayacağım birisi”

“Bir büyük insan, bir dertli ve muzdarip ruh şöyle der ve inler: "Bir gencin imansızlığı karşısında, inanan insanın kalbinin, vücudunun zerreleri adedince parçalara ayrılması gerekir..." İşte muzdarip kalb budur”(İrşad Ekseni)

“Hz.Bediüzzaman'ın ileri talebelerinden birisi sayılan o alp erenlerden birisi Zübeyir Gündüzalp”

“Hiç başka bir şey olmasa, Zübeyr abi hiç Nurları bilmese Üstadın huzurunda bulunmuşluğun ona verdiği bir şey vardır ki, teker teker tırnağı kadar parçalasaydınız onu, aklının köşesinden muhalefet etme geçmezdi. Tepeden tırnağa vefalıydı. Bir acaip”
“Zübeyr abi konuşurken bulanık konuşurdu çok. Elli bin türlü rahatsızlığı vardı, zannederdiniz ki, böyle göklerden gelen bir ses sizin sinenize çarpıyor. Şimdi bunlar önemli bir misyonu temsil eden insanlar. Çok önemli mevhibelerle bunlar daima beslenen insanlardır. Öyle halikürade tecellilere zuhurlara bakmaktan daha ziyade bunların eda ettikleri vazifelere bakmak lazım”

“Ben rahmetlik Zübeyir abiye uğramıştım, işte 70'den evvel, o 71 senesinde vefat etti, öyle çok ciddi bir insandı. Ben Zübeyir abinin hayatta hiç güldüğünü görmemiştim, sürekli ciddiyet, bir vakar abidesi gibiydi. Zaten benim gibi çok hastalıkları da vardı. 20 çeşit ilaç kullanırdı."

“O bir kutuptu, başlı başına bir kutup”

“Biz genelde Risale-i Nur’un bir nesil, iki nesil, üç nesilden sonra belki bilemiyorum, onlar hakikaten nefislerine okuyorlardı. Mesela bir Zübeyr Gündüzalp’ın, -makamı cennet olsun- soluklarını dinlerseniz, öyle delice medyundur ki ona, gerçekten o imanın üzerine konan tozu toprağı onunla süpürmüş ve öyle bir ruh haleti içinde derin bir medyuniyeti taşır. Mahkemelerde dahi bunu gürül gürül haykırmıştır, işte Şualardaki müdafaa. O medyuniyeti duymuştur.”

KAYNAKLAR

1-Fasıldan Fasıla:3-M. Fethullah Gülen- Nil Yayınları

2-Prizma-2-M. Fethullah Gülen- Nil Yayınları

3-Prizma–3-M. Fethullah Gülen- Nil Yayınları

4- İrşad Ekseni- M. Fethullah Gülen- Nil Yayınları

5-Gurbette Fethullah Gülen- Nuriye Akman-Zaman Kitap

6-Fethullah Gülenle Amerika’da Bir Ay-İsmail Ünal- Işık Yayınları
7-Bahara Yolculuk- Osman Şimşek-Işık Yayınları

8-Hocaefendinin muhtelif sohbetleri

9-Pensilvanya Günlüğü-Ahmed Özer-Ufuk Kitap-İst-2006

10-http://www.herkul.org

11- http://tr.fgulen.com (http://tr.fgulen.com/)

sedahan
07-06-09, 02:02
Çok güzeldi insan okurken bir tuhaf oluyor.Maşallah ne demeli ki, bu güzel insanların onu anlatan güzel insanın cümleleri yanında bizlerin kelimeleri yetersiz kalır.

Sadakatin,vefanın,dostluğun,kardeşliğin ve talebeliğin en nadide ,en seçkin ve en yaşamış,anlatmaya çalışmış örnekleri.İnşallah bugün elimizde bulunan okuduğumuz Nurların değerini hakkıyla anlayıp en azından onların yaptıkları hizmetin bir nebzesini de olsa yapabilsek...

Bugün acaba kim evinin kapısını ördürüpde kendini hak yolda hak ilmine verir ki.Kim, hangi genç düğününü terk edebilir?....Kim mesleğinin bırakırda bu yolda hizmetkâr olur...Yani bizler iki dünyayıda isteriz ama onlar maşallah ahireti dünya'ya tercih etmişler.

Ne mutlu bizlere ki onlarla aynı toprakları paylaştık,ve onları tanımak nasip oldu...Allah hepsinden razı ve hoşnut olsun...

Allah razı olsun Aydın abi çok güzel bir paylaşımdı.Devamını bekliyoruz bu paylaşımların...

Nükte
22-07-09, 14:43
Çok güzel bir derleme olmuş kardeşim.Allah razı olsun.Emeğinize sağlık.

gulname
26-07-09, 18:47
ALAH rızasına erdirsin:)
güzel bir iman ,Muhteren hocamızı RABBİM başımızdan eksik etmesin.....

bamteli1970
26-07-09, 23:42
kardesım oncelıkle bu guzıde calısmanız ıcın sızlerı tebrık ederım allah razı olsun harıkulade bır calısma olmus muhterem hocamızın dılınden hazretı ustadı ve mubarek talebelerını bır kez daha saygı ve rahmetle andık ımkan olsada bu guzel calısmayı msn adreslerımıze gondersenız bızde nura gonul veren kardeslerımızle paylassak ne guzel olurdu rabbım ılmınızı arttırsın hızmetınızı daım ve bereketlı kılsın rabbım sızler gıbı kardeslerımızın ılmı calısmalarından bızlerı mahrum bırakmasın rabbıme emanet olun dua ıle vesselam:):):)

kepez
02-06-10, 19:32
Bizim oralarda (Erzurum'da) 1001 hatim okunur. Yapılan her hatim için bir dua; bir de umum için bir dua yapılır. O sene yapılacak umumi dua Regaib Kandili'ne denk geldi. Hazırlandık ve Lala Paşa Camiine gittik. O gecelerde camide yer bulmak da zordur. Herkes birbirinin sırtına secde eder; cami bu kadar kalabalık olur.

Ben caminin Hünkar Mahfiline çıktım. Namazdan sonra, içime bir arzu, bir iştiyak ve bir ateş düştü ki tarifi mümkün değil. Yana yakıla yalvarıyorum: 'Allah'ım! Bahtına düştüm, beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşeyim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim..'

O gün sabaha kadar yalvardım. Hayatımda böyle bir hal içinde duaya ya bir ya da iki kere muvaffak olabilmişimdir. Çığlık oldum inledim, sabaha kadar gözyaşı döktüm. O gün sadece Rabbimden bunu istedim..

Sabah namazından önce Sadık Efendi vaaz verdi. O da çok hissî vaaz vermişti; ekseriyetle de öyle verirdi. Efendimiz, der dudağını yalardı. Öyle bir peygamber aşığı insandı. Onun vaazı da bana çok dokundu. Vaaz süresince de hep ağladım. Yırtınırcasına yine aynı duayı yaptım. Hatim duasından sonra da camiden çıktım.

Tam caminin önünde Hatem Hoca beni anyordu. Görünce koşarak yanıma geldi. 'Bu gece rüyamda Üstad'ı gördüm. Sana 'Tarihçe-i Hayat' taki mektubu yollamıştı. Bir de sana bir güveç dolusu ceviz gönderdi' dedi.

Ben o esnada nasıl ayakta durabildim hâlâ hayret ederim. Akşamki hicran dolu gözyaşlarım, şimdi beni sevincimden ağlatacaktı. Hislerime sahip olmaya çalıştım. O sırada Alvar İmamının dediklerini dedim:

'Değildir bu bana layık bu bende Bana bu lütf ile ihsan nedendir.'

Rüyada ceviz, yolculuk diye tabir edilir. İki üç ay önce gelen selam, benim bu akşamki ruh halim ve Hatem'in rüyası üst üste gelince; artık kendimi bu arkadaşlarla bütünleşmiş hissettim. Onlar nasıl kabul eder bilemem, fakat ben kendimi hep onlarla beraber bildim.

(M.Fethullah GÜLEN'in dilinden..)


Çok duygulu gerçekten :(Allah razı olsun..
bu yazıyı bir kaç yıl önce okumuştum şimdi okuyunca yine maziye gittim

prenses
11-11-11, 17:04
Allah razı olsun..

ayşegül
11-11-11, 18:24
Allah razı olsun..

BÜŞRA
11-11-11, 18:58
ALLAH RAZI OLSUN.