Orijinalini görmek için tıklayınız : Şekerci Handa Üstâdımıza r.a. Sual Sormaya Gelenler
Bediüzzaman'ın "Her suâle cevap verilir" levhâsı astığına bizzat şahit olan pek çok değerli ilim adamı vardır. Şimdi bunlardan bâzılarının hâtıralarına yer verelim.,
Cumhuriyet yıllarında Diyanet İşleri Müşâvere Kurulu azalığı yapan Hasan Fehmi Başoğlu o günleri şöyle anlatıyor:
"Ben zaman-ı Meşrutiyette Fatih medresesinde okurken Bediüzzaman adında bir gencin 'Burada her müşkül hallolunur, her meseleye cevap verilir. Fakat suâl sorulmaz' diye levha astığını işittim. Böyle bir iddia sahibinin ancak bir mecnun [deli> olabileceğini düşündüm.
Bediüzzaman Hazretleri hakkında sitayişkâr tavsiyeler ve cemaatlerle ulemâ ve talebe gruplarının kendisini ziyaret ve hayranlıklarını işittikçe, bende de bir ziyaret arzusu yandı. Ve kat'i karar verdim ki, en güç ve en ince meselelerden sualler tertip edip sorayım. Ben de o zaman medresenin ileri gelenlerinden sayılıyordum.
Nihayet bir gece ilâhiyat ilimlerinden bahseden gayet derin ve bir kaç kitapta ifâde edilebilen bâzı mevzular seçerek suâl halinde hazırladım. Ertesi gün kendisini ziyarete gittim. Aldığım cevaplar çok acayip ve harika olmuştu. Sanki o akşam beraber imişiz ve kitaba beraber bakıyormuşuz gibi suallerimin cevaplarını tam olarak verdi. Ben tamamen mutmâin oldum ve yakînen anladım ki, onun ilmi bizim gibi kesbî değil, vehbîdir [Çalışarak kazanılan bir ilim değil, Allah vergisidir>.
"Sonra bir harita çıkararak Şarkta dâru'l-fünun açılması icâbettiğini ve bunun ehemmiyetini izâh etti. O zaman Şarkta Hamidiye Alayları vardı. O suretle idâre ediliyordu. Şarkın bu şekilde idâre tarzının noksâniyetlerini ifâde ile mâarif, sanat ve fen noktasından Şarkın [Doğunun> uyandırılması lâzım geldiğini muknî olarak bize izâh ile, bu gayenin tahakkuku için İstanbul'a geldiğini anlattı ve diyordu ki:
'Vicdanın ziyâsı ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünûn-u medeniyedir. [Vicdan din ilimleri ile ışıklanır. Akıl da fen ilimleriyle nurlanır.>"(3)
Bugünlerde doğu bölgemizde yaşanan acı olayların sonucu da vicdanların dini ilimlerle aydınlanmaması değil mi ... :(
Devamını bekliyoruz abla Allah(c.c.) razı olsun
Rabbim razı olsun ablacım...farklı düşündüşürücü bir mes'ele...
Allah razı olsun abla..
Öyle ilginç sorular sormuşlar ki ŞEKERCİ HANINDA..
"BELLİ BİR İLİM DALI" belirtilmediği ve "HER SORUYA CEVAP VERİLİR" dendiği için, bir zat, Elindeki 1 sepet cevizi getirmiş ve sormuş:
"-BU SEPETTE KAÇ TANE CEVİZ VARDIR?.."
Bediüzzaman :
"Cevizleri bir yere boşalt, ben bir kere bakacağım, sonra toplarsın"
Adam öyle yapmış.. Üstadımız bakmış ve kısa bir süre sonra bir rakam söylemiş.. Sepette kaç tane ceviz olduğunu daha önce sayan adam hayret içinde kalmış ve bunu apaçık bir keramet olarak algılamış..
Üstadımız ise, bunun keramet olmadığını, bir İLİM olduğunu söylemiş..
"-Nasıl?" demiş adam.. Üstad açıklamış :
"İnsan beyni o kadar mükemmel dizayn edilmiştir ki, BAKTIĞI BİR ŞEYİN RESMİNİ ÇEKER kaydeder.. Benim yaptığım ise, bu ilim kullanarak, Baktığım zaman kaydedilen resimden cevizleri saymak oldu.. Bu bir keramet değil İLİMDİR.."
Adam şaşkınlığını gizleyemedi..
Evet.. ZAMANIN HARİKASI olan üstadımız BEDİÜZZAMAN hazretleri, ZEKAVET ve AKIL noktasında da bunu göstermişti..
Allah kendisinden ve talebelerinden EBEDEN RAZI ve HOŞNUT OLSUN inşaallah.. Bizlere de NURA TALEBE OLABİLMEYİ ihsan eylesin. AMİN AMİN AMİN
MaşaAllahhh
Allah razı olsun inşAllah
bunları hiç bilmiyodum. bilgilendirdiğiniz için allah razı olsun.
maşallah rabbim onu anlamayı nasip etsin
Said Nursî, kırk sene evvel İstanbul'da iken,
"Kim ne isterse sorsun" diye, hârikulâde bir ilânât yapmıştır.
Bunun üzerine o zamanın meşhur âlim ve allâmeleri,
Bediüzzaman'ın hücresine kafile kafile gidip,
her nevi ilimlere ve muhtelif mevzulara dâir sordukları en müşkül, en muğlâk suâlleri
Bediüzzaman duraklamadan doğru olarak cevaplandırmıştır.
Böyle had ve hududu tâyin edilmeyen,
yani "Şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye
bir kayıt konulmadan ilânât yapmak
ve neticede dâimâ muvaffak olmak, beşer tarihinde görülmemiş
ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sahip böyle bir İslâm dâhîsi,
şimdiye kadar zuhur etmemiştir; Asr-ı Saadet müstesnâ.
Hattâ o zamanlarda, Mısır Câmiü'l-Ezher Üniversitesi reislerinden
meşhur Şeyh Bahît Efendi, İstanbul'a bir seyahat için geldiğinde,
Kürdistan'ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek, İstanbul'da bulunan
Bediüzzaman Said Nursî'yi ilzam edemeyen İslâm ulemâsı,
Şeyh Bahît'ten bu genç hocanın (Bediüzzaman'ın) ilzam edilmesini isterler.
Şeyh Bahît de, bu teklifi kabul ederek bir münâzara zemini arar.
Ve bir namaz vakti, Ayasofya Câmiinden çıkılıp çayhâneye oturulduğunda,
bunu fırsat telâkkî eden Şeyh Bahît Efendi, Bediüzzaman Said Nursî'ye hitâben:
http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/sozl2/b966.gif
yani: "Avrupa ve Osmanlı Devleti hakkında ne diyorsunuz? Fikriniz nedir?"
Şeyh Bahît Efendi Hazretlerinin bu suâlden maksadı
Bediüzzaman Said Nursî'nin şek olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini
ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değildi.
Zaman-ı istikbâle âit şiddet-i ihâtasını ve idâre-i âlemdeki siyâsetini anlamak fikrinde idi.
Buna karşı Bediüzzaman'ın verdiği cevab şu oldu:
http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/sozl2/b967.gif
yani, "Avrupa bir İslâm Devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa devletine hâmiledir.
Bir gün gelip doğuracaklardır."
Bu cevaba karşı, Şeyh Bahît Hazretleri,
"Bu gençle münâzara edilmez.
Ben de aynı kanaatte idim; fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifâde etmek,
ancak Bediüzzaman'a hastır" demiştir.
(Sözler, Konferans)
Allah razı olsun abla..
Öyle ilginç sorular sormuşlar ki ŞEKERCİ HANINDA..
"BELLİ BİR İLİM DALI" belirtilmediği ve "HER SORUYA CEVAP VERİLİR" dendiği için, bir zat, Elindeki 1 sepet cevizi getirmiş ve sormuş:
"-BU SEPETTE KAÇ TANE CEVİZ VARDIR?.."
Bediüzzaman :
"Cevizleri bir yere boşalt, ben bir kere bakacağım, sonra toplarsın"
Adam öyle yapmış.. Üstadımız bakmış ve kısa bir süre sonra bir rakam söylemiş.. Sepette kaç tane ceviz olduğunu daha önce sayan adam hayret içinde kalmış ve bunu apaçık bir keramet olarak algılamış..
Üstadımız ise, bunun keramet olmadığını, bir İLİM olduğunu söylemiş..
"-Nasıl?" demiş adam.. Üstad açıklamış :
"İnsan beyni o kadar mükemmel dizayn edilmiştir ki, BAKTIĞI BİR ŞEYİN RESMİNİ ÇEKER kaydeder.. Benim yaptığım ise, bu ilim kullanarak, Baktığım zaman kaydedilen resimden cevizleri saymak oldu.. Bu bir keramet değil İLİMDİR.."
Adam şaşkınlığını gizleyemedi..
Evet.. ZAMANIN HARİKASI olan üstadımız BEDİÜZZAMAN hazretleri, ZEKAVET ve AKIL noktasında da bunu göstermişti..
Allah kendisinden ve talebelerinden EBEDEN RAZI ve HOŞNUT OLSUN inşaallah.. Bizlere de NURA TALEBE OLABİLMEYİ ihsan eylesin. AMİN AMİN AMİN
FesübhanAllah, bu hadise satırdan mı, hâtıra mı..?
FesübhanAllah, bu hadise satırdan mı, hâtıra mı..?
Hatıra olarak işitmiştim.. Ama SATIRDAN herhangi bir kayda rastlarsam paylaşırım inşaallah..
Dua ile..
FesübhanAllah, bu hadise satırdan mı, hâtıra mı..?
Önemli olan asıl değil fasıldır. Çıkan sese değil, sesin hangi makamdan hitab ettiğine bakmak lazım rastmı, hicazmı, nihavendmi, sabamı, bunlara bakılırsa alınabilecek çok şeyimiz olur.
Velevki kaynağı olmadan birilerinin uydurmacası bir konu olsun önemli olan o konu içerisinde verilen derse nazar etmek lazım.
Bazı hadis olmayan cümleler varki hadis olmadığı halde hadis miş gibi yüksek msjlar verir, mesela levlake levlak vema halaktul eflak hadis diye söylenir fakat bir çok alim şu andaki günümüzdeki diyanet hadis diye kabul etmiyor ve hatta imamı azam diye hatırlıyorum Allahu alem bu söz için hadis değildir demişti.
Hadis olmasada mana itibariyle hadis ulviyetinde bir makamı var verdiği bir msj ı var.
Hasılı kelam kaynakdan ziyade verdiği msja dikkat edilse daha güzel olur.
Öyle de kardeşim, bir başkasına anlatırken, sorabilecek olanlara kaynağı var ise niye demeyelim..
Nur Talebesi ehl-i tahkiktir..
Bir gün Bediüzzaman'ın kapısı tıklatılır.Üstad,o saate yalnızdır.Kalkıp kapıyı açar.Karşısında ,yakın bir talebesinin altı yaşındaki oğlu vardır.Annesi göndermiştir.
"Babam burada mı? diye sorar.
Bediüzzaman,yarım açık duran oda kapısının önünde durur ve "Hayır evladım,baban burada değil."der.
O küçük çocuk,bu cevaba rağmen,başını kapıdan içeriye doğru uzatıp bakınmaya ve odanın içerisini kolaçan etmeye başlar.Bu masumane şüphe,Bediüzzaman'ın hoşuna gider.Çünkü o gerçek bir eğitimcidir.Ona göre,akıllı ve tedbirli insan,taklitçi değil,tahkikçi olmalıdır.
Aklını kullanarak,bir işn,fikrin,eşyanın hakikatine varmaya çalışılmalıdır.
Daha sonra,o delikanlıyı ne zaman görse,yanındakilere,"Bu keçeli,çok tahkikçidir!" diye tanıtır.
Bu takdiriyle,talebelerine,hem tahkik etmenin önemini hem de olayı hayra yorma dersi verir.
Meselâ bu hadise de çok mânidar fakat kaynağını yazmamıştı onu nakleden keçeli..
Kaynak mihenge muavindir hep..Hakîkati sabit kadem kılar hem..
Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren
hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı
efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından
ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak
ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih
ve meyl-i insaniyetkârâneyi intac eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz.
Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz.
Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ' etmiyor. Burhan isteriz.
Muhakemat | Mukaddeme | 31
(=
Araştırma yazıları hazırlayacak olanlar için bilhassa kaynak mühimdir..
Hâtıra kimden ise nakletmek lâzım ki, râvi emin olsun naklinden..
Öyle de kardeşim, bir başkasına anlatırken, sorabilecek olanlara kaynağı var ise niye demeyelim..
Nur Talebesi ehl-i tahkiktir..
Meselâ bu hadise de çok mânidar fakat kaynağını yazmamıştı onu nakleden keçeli..
Kaynak mihenge muavindir hep..Hakîkati sabit kadem kılar hem..
Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren
hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı
efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından
ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak
ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih
ve meyl-i insaniyetkârâneyi intac eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz.
Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz.
Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ' etmiyor. Burhan isteriz.
Muhakemat | Mukaddeme | 31
(=
Araştırma yazıları hazırlayacak olanlar için bilhassa kaynak mühimdir..
Hâtıra kimden ise nakletmek lâzım ki, râvi emin olsun naklinden..
Eyvallah kardeş devam buyrun araştırmaya:)
Bediüzzaman'a suâl soranlardan birisi de, Dehrî lakabıyla bilinen Hüseyin Kâmi Dehri (1878–1912) isimli,
âlimlerle yaptığı münazaralarla tanınan bir zâttı.
Bu zât Bediüzzaman'a sorduğu suâllerden tamamına istisnâsız cevap almıştır..
Münâzara sonunda da, "Ya şimdi Bediüzzaman da bana bir suâl sorarsa, ben ne yaparım?" diye telaşa kapılmış,
onun suâl sormasına fırsat vermeden müsâade isteyerek oradan uzaklaşmak isterken
Bediüzzaman kendisine hitâben şöyle demiştir:
"Kardeşim sen talebe misin, yoksa hoca mısın?"
Dehrî Efendi o telaş içerisinde, "Efendim ben talebeyim" demiş ve sür'âtle oradan ayrılmıştır.
Peki niçin böyle fevkalade bir olaya mazhar olmuştur. Buradaki hikmet nedir?
Bunun cevabını Bediüzzaman'ın kendisinden dinleyelim:
"O eski zamanda, Said'in o çocukluk zamanında büyük âlimlerle münâzarasını
ve o âlimlerin suallerine cevap vermesini,
hattâ kendisi hiç sual etmeden
âlimlerin en müşkül suallerine doğru cevap vermesini,
ben kat'iyen itiraf ediyorum ve itikad ediyorum ki,
o hal ne harika zekâvetimden ve ne de acip istidâdımdan neş'et etmiş değildir.
Ben de biçare, müptedi, sersem, gürültücü bir çocuk iken,
hiç böyle değil büyük âlimlere cevap vermek,
belki küçük hocalara, hattâ küçük talebelere de mağlûp olur bir halde iken doğru cevap vermekliğim,
kat'iyen istidâdımdan ve zekâvetimden gelmemiş olduğuna kanaat-i kat'iyem var.
Yetmiş senedir de hayret ediyordum.
Şimdi ihsân-ı İlâhî ile bir hikmetini anladım ki:
Çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç ihsan edilecek
ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakipleri ve muârızları bulunacak.
"İşte, bu zamanda, İslâmlar içinde muhtelif meşrepler ve meslekler sahipleri birbirisini tenkit etmek
ve eserine mukâbil eserler neşretmek,
Mûtezile ve Ehl-i Sünnet gibi birbirini kırmak âdetiyle
bu zamanda o Nur ağacının hizmetkârının
başına vuracak ve rekabet veya meşrep muhâlefetiyle en tesirlisi ve en müthişi
medrese hocaları olmak lâzım gelirken,
Cenab-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki,
eskiden beri devam etmekte olan o âdete muhalif olarak,
Risale-i Nur en ziyade ulemânın damarlarına dokundurduğu halde
hocaların Nurlara karşı tenkitkârâne eserler yazamadıklarının sebebi,
o zamanda o çocuk Said'in ulemânın suallerine karşı doğru cevap vermesi
ulemanın cesaretini kırmış ki,
hiçbir yerde kıskanç hocalardan, hem meşrepçe Said'e çok muhalif oldukları halde
Nur Risalelerine karşı mukabil çıkmamaları, bu halin bir hikmeti olduğuna kanaatim gelmiş.
Yoksa böyle acip bir zamanda ehl-i medresenin itirazı başlasaydı,
dinsizlik taraftarları olan gizli düşmanlarımız
hem Nurları, hem ulemayı çürütmek için ehemmiyetli bir vesile yapacaklardı.
Cenab-ı Hakka hadsiz şükrolsun ki, en ziyade Nurların dokunduğu resmî ulema, aleyhinde bulunamadılar." (1)
vBulletin v3.8.2, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.