Hatice_Sultan
22-06-10, 11:15
ALLAH (CC)
Zât-ı Zülcelâl'in ve Zât-ı Akdes-i İlâhînin en çok bilinen, en has ve mânâ*ca en kapsamlı ismi, 'tır. Bütün İlâhî sıfatlan kendisinde toplayan ismi, doğrudan Zât-ı Akdesi ifâde eder. 'ın isimleri, sıfatları, fiilleri ve mukaddes halleri lafza-i Celâli ile anlatılır.
Cenab-ı Hakkın Kur'ân'da en çok geçen ve en yaygın ismi 'tır. Bedîüzzaman, Kur'ân'da, lafza-i Celâlinin iki bin sekiz yüz altı (2806) defa geçtiğini kaydeder. ismî çoğul eki kabul etmez. Cenab-ı Haktan baş*kasına isim olarak verilmez. Tarihte putlara da isim olarak verilmiş değildir. Müşrikler 'ın ismini tanıyorlar ve 'ın yerin ve göğün yaratıcısı ol*duğunu biliyorlardı. Ancak onlar putları ile kendileri arasında aracı ola*rak görüyorlar ve putlara tapıyorlardı.
Kur'ân bu hususta söyle buyurur: "Onlara, 'Gökleri ve yeri yaratan, güne*şi ve ayı emri altında tutan kimdir?' diye sorarsan, hiç şüphesiz, 'tır!' derler. O halde niçin aldatılıyorlar?" Lafza-i Celâl olan "" lafzı doğrudan 'ın zâtına delâlet ettiğinden ve sâir isimleri ve sıfatları da ifâde kapsamına aldığından "İsmi Âzam" sayıl*mıştır.
Ulûhiyete mahsus celâli isimleri daha çok lafza-i Celâlin ifâde ettiğini be*lirten Bedîüzzaman, bu ismin 'ın zatî sıfatlarına işaret ettiğini vurgular. Saîd Nursî, kâinatta hâkim olan ilâhî saltanatın ve varlık yönetiminin hiçbir şekilde ortaklığı kabul etmediğini; kâinat ağacının en sonunda yer alan ve "insan" denilen şuur sahibi meyvelerin yaratılış vazifelerinin de, bu ilâhî sal*tanata ve varlık yönetimine karşı umûmî bir şükür ve ibâdetle karşılık verme*leri olduğunu ifâde eder. Bedîüzzaman'a göre, şükür ve ibâdet yerine şirk ko*şulması ve 'ın mülkünün ortaklara taksim edilmesi ulûhiyetin haysiye*tine ve kutsî maksatlarına öylesine zıddır ki, Kur'ân'ın şiddetle şirki reddet*mesi ve müşrikleri Cehennem azabı ile azarlaması gayet yerindedir.
Öyle ki, Bedîüzzaman'a göre, bu kâinat kitabının bütün yazıları, fasılları, sayfaları, satırları, cümleleri, harfleri, 'ın varlığını ve birliğini göstermek*tedir. Yani bu kâinat bütün birimleri ve zerreleriyle, "'tan başka ilâh yok*tur" demektedir. İnsanın ise kalbi ancak 'ı zikirle huzur bulmakta; korktuğu şeylerden emin olması, umduklarına kavuşması ve gerçek mânâda kurtuluşu da, ancak 'a sığınmakla mümkün olmaktadır.
Saîd Nursî Hazretlerine göre, her an "" kelimesine, her vakit "Bismillâhirrahmânirrahîm" cümlesine, her saatte ise "La ilahe illallah" kelime-i tev*hidine ihtiyaç vardır. Bütün evliyanın bilhassa "La ilahe illallah" tevhidine devam etmeleri, isminin bütün isimler yerine zikredilebilmesine daya*nır. Yani Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler "" isminde mevcuttur.
Zât-ı Zülcelâl'in ve Zât-ı Akdes-i İlâhînin en çok bilinen, en has ve mânâ*ca en kapsamlı ismi, 'tır. Bütün İlâhî sıfatlan kendisinde toplayan ismi, doğrudan Zât-ı Akdesi ifâde eder. 'ın isimleri, sıfatları, fiilleri ve mukaddes halleri lafza-i Celâli ile anlatılır.
Cenab-ı Hakkın Kur'ân'da en çok geçen ve en yaygın ismi 'tır. Bedîüzzaman, Kur'ân'da, lafza-i Celâlinin iki bin sekiz yüz altı (2806) defa geçtiğini kaydeder. ismî çoğul eki kabul etmez. Cenab-ı Haktan baş*kasına isim olarak verilmez. Tarihte putlara da isim olarak verilmiş değildir. Müşrikler 'ın ismini tanıyorlar ve 'ın yerin ve göğün yaratıcısı ol*duğunu biliyorlardı. Ancak onlar putları ile kendileri arasında aracı ola*rak görüyorlar ve putlara tapıyorlardı.
Kur'ân bu hususta söyle buyurur: "Onlara, 'Gökleri ve yeri yaratan, güne*şi ve ayı emri altında tutan kimdir?' diye sorarsan, hiç şüphesiz, 'tır!' derler. O halde niçin aldatılıyorlar?" Lafza-i Celâl olan "" lafzı doğrudan 'ın zâtına delâlet ettiğinden ve sâir isimleri ve sıfatları da ifâde kapsamına aldığından "İsmi Âzam" sayıl*mıştır.
Ulûhiyete mahsus celâli isimleri daha çok lafza-i Celâlin ifâde ettiğini be*lirten Bedîüzzaman, bu ismin 'ın zatî sıfatlarına işaret ettiğini vurgular. Saîd Nursî, kâinatta hâkim olan ilâhî saltanatın ve varlık yönetiminin hiçbir şekilde ortaklığı kabul etmediğini; kâinat ağacının en sonunda yer alan ve "insan" denilen şuur sahibi meyvelerin yaratılış vazifelerinin de, bu ilâhî sal*tanata ve varlık yönetimine karşı umûmî bir şükür ve ibâdetle karşılık verme*leri olduğunu ifâde eder. Bedîüzzaman'a göre, şükür ve ibâdet yerine şirk ko*şulması ve 'ın mülkünün ortaklara taksim edilmesi ulûhiyetin haysiye*tine ve kutsî maksatlarına öylesine zıddır ki, Kur'ân'ın şiddetle şirki reddet*mesi ve müşrikleri Cehennem azabı ile azarlaması gayet yerindedir.
Öyle ki, Bedîüzzaman'a göre, bu kâinat kitabının bütün yazıları, fasılları, sayfaları, satırları, cümleleri, harfleri, 'ın varlığını ve birliğini göstermek*tedir. Yani bu kâinat bütün birimleri ve zerreleriyle, "'tan başka ilâh yok*tur" demektedir. İnsanın ise kalbi ancak 'ı zikirle huzur bulmakta; korktuğu şeylerden emin olması, umduklarına kavuşması ve gerçek mânâda kurtuluşu da, ancak 'a sığınmakla mümkün olmaktadır.
Saîd Nursî Hazretlerine göre, her an "" kelimesine, her vakit "Bismillâhirrahmânirrahîm" cümlesine, her saatte ise "La ilahe illallah" kelime-i tev*hidine ihtiyaç vardır. Bütün evliyanın bilhassa "La ilahe illallah" tevhidine devam etmeleri, isminin bütün isimler yerine zikredilebilmesine daya*nır. Yani Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler "" isminde mevcuttur.