keçeli
11-05-09, 10:05
S- Kur'an-ı Kerim hakkında şek ve şüpheleri olanlar, Kur'anın bazı terkib ve kelimeleri güya Nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şüphe îka' etmişlerdir?
C- Bu gibi heriflerin, İlm-i Nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî'nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Kerim'i uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî "Miftah"ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır. Evet bir şâirin dediği gibi,
لَوْكُلُّ كَلْبٍ عَوَى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا * لَمْ يَبْقَ فِى هذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ
her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise: Evvelki âyet vaktâ ki ibadeti emretti, sanki ibadetin keyfiyeti nasıldır diye sâmiin zihnine bir sual geldi, "Kur'anın talim ettiği gibi" diye cevab verildi. Tekrar, Kur'anın Allah'ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا ilh.. âyetiyle cevab verildi. Demek her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevab ve bir alış verişdir.
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا cümlesi, mukadder bir suale cevabdır. Çünkü Kur'an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit, "Acaba ibadete olan bu emrin Allah'ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?" diye bir sual sâmiin hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: "Eğer Kur'anın ve dolayısıyla bu emrin Allah'ın emri olduğunda şübheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şübhenizi izale ediniz."
Ve eyzan, vaktâ ki Kur'an, surenin evvelinde لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü'minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek لاَ رَيْبَ فِيهِ cümlesini te'kiden وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ ilââhir cümlesini zikretti. Yani "Kur'an, şek ve şüphelere mahal değildir. Sizin şüpheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş'et ediyor." Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.
فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ : Yani "Kur'anın mislinden bir sure getiriniz."
Arkadaş! Bu cümleyi وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ cümlesiyle bağlayan اِنْ
edat-ı şarttır. Şart edatları daima -hararetle ateş gibi- biri sebeb, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i Nahivce birisine fil-üş şart, ikincisine ceza-üş şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi, "lüzum" lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise, تَشَبَّثُوا, وَجَبَ التَّشَبُّثُ, تَعَلَّمُوا, جَرِّبُوا emirleridir. Bunlar sıra ile, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, "Kur'anın bir mislini getiriniz" ile "Kur'anda şübheniz varsa" arasında lüzum tezahür edebilsin.
وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّهِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.
Birinci Vecih: "Kur'ana muaraza etmekten zâhir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık amma başkalar yapabilirler" diye zihinlerine gelen vesveseyi def'etmek için, Kur'an-ı Kerim bu âyetin lisanıyla; büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler diye onları ilzam etmiştir.
İkinci Vecih: "Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur" diye ileri sürdükleri zumlarını da reddetmiştir ki; herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıbları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur, diye onları iskât etmiştir.
Üçüncü Vecih: Kur'an-ı Kerim sanki onlara istihzaen diyor ki: "Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah'ından yardım istedi. Allah'ı da, Kur'anına sikke-i i'cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faideniz varsa, siz de onları çağırınız; size yardım etsinler."
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا : Yani "Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kadir olmadığınız takdirde, acziniz zâhir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız."
وَلَنْ تَفْعَلُوا : Yani: "Mâzide yapamadığınız gibi, bundan sonra da kat'iyetle yapamayacaksınız." Binaenaleyh "Bizim mâzide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez." diye izhar ettikleri o bahaneyi de, لَنْ تَفْعَلُوا ile defetmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i'caza işaret yapmıştır:
Birinci Vecih: Gaibden haber vermiştir. Ve ihbar ettiği gibi de muaraza vâki olmamıştır. Bakınız milyonlarca arabî kitab vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur'anın üslûbunu taklid etmeye fevkalâde müştak oldukları halde, hiç bir müellif, hiçbir kitabında Kur'an-ı Kerim'in üslûbunu taklid etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim ya bütün kitabların altındadır -bu gülünç bir sözdür- veya bütün kitabların fevkinde, fevkalküll bir nâdiredir.
İkinci Vecih: Böyle büyük bir dâvâda ve müşkil bir makamda, onların asablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle "yapamayacaksınız" diye kat'iyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, i'timadlı olduğuna bir delildir.
Üçüncü Vecih: Sanki Kur'an-ı Kerim diyor ki: "Sizler fesahatın ümerası ve herkesten ziyade fesahata muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kadir olamadınız. Beşer de Kur'anın muarazasına kadir olamaz." Ve keza Kur'anın neticesi olan İslâmiyete bir nazîrenin yapılmasına zaman-ı mazi kadir olmadığı gibi, istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir.
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ yani: "Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır." فَاتَّقُوا cümlesi اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesine ceza-üş şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar çin ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:
1- Muarazanın yapılmamasından, Kur'anın i'cazı lâzımgelir.
2- Kur'anın i'cazından, Allah'ın kelâmı olduğu lâzımgelir.
3- Allah'ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisâl lâzımgelir.
4- Emirlerine imtisalden, ibadetin yapılması lâzımgelir.
5- İbadetin yapılması, ateşe girmemeğe vesiledir.
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden, فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i'cazın bir şuaı meydana gelir.
اَلَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Kur'an-ı Kerim, onları فَاتَّقُوا النَّارَ cümlesi ile tehdid ettikten sonra, نَارْ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi te'kid ve teşdid etmiştir. Zira, odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şediddir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecr ve men'etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: "Ey insanlar! Allah'ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhassa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz."
اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ : Bu cümle, فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani, şu ateş azabı, Kur'ana imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musîbetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şamil musîbetlerden değildir. Ancak bu musîbeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi, ancak Kur'an-ı Kerim'e imtisaldir.
Mazi sîgasıyla zikredilen اُعِدَّتْ kelimesi, Cehennem'in el'an mahluk ve mevcud olup, ehl-i i'tizal'in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal-budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir.
(İşaratül-İcaz ; Nübüvvet Hakkında )
C- Bu gibi heriflerin, İlm-i Nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî'nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Kerim'i uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî "Miftah"ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır. Evet bir şâirin dediği gibi,
لَوْكُلُّ كَلْبٍ عَوَى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا * لَمْ يَبْقَ فِى هذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ
her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise: Evvelki âyet vaktâ ki ibadeti emretti, sanki ibadetin keyfiyeti nasıldır diye sâmiin zihnine bir sual geldi, "Kur'anın talim ettiği gibi" diye cevab verildi. Tekrar, Kur'anın Allah'ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا ilh.. âyetiyle cevab verildi. Demek her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevab ve bir alış verişdir.
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا cümlesi, mukadder bir suale cevabdır. Çünkü Kur'an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit, "Acaba ibadete olan bu emrin Allah'ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?" diye bir sual sâmiin hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: "Eğer Kur'anın ve dolayısıyla bu emrin Allah'ın emri olduğunda şübheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şübhenizi izale ediniz."
Ve eyzan, vaktâ ki Kur'an, surenin evvelinde لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü'minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek لاَ رَيْبَ فِيهِ cümlesini te'kiden وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ ilââhir cümlesini zikretti. Yani "Kur'an, şek ve şüphelere mahal değildir. Sizin şüpheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş'et ediyor." Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.
فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ : Yani "Kur'anın mislinden bir sure getiriniz."
Arkadaş! Bu cümleyi وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ cümlesiyle bağlayan اِنْ
edat-ı şarttır. Şart edatları daima -hararetle ateş gibi- biri sebeb, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i Nahivce birisine fil-üş şart, ikincisine ceza-üş şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi, "lüzum" lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise, تَشَبَّثُوا, وَجَبَ التَّشَبُّثُ, تَعَلَّمُوا, جَرِّبُوا emirleridir. Bunlar sıra ile, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, "Kur'anın bir mislini getiriniz" ile "Kur'anda şübheniz varsa" arasında lüzum tezahür edebilsin.
وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّهِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.
Birinci Vecih: "Kur'ana muaraza etmekten zâhir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık amma başkalar yapabilirler" diye zihinlerine gelen vesveseyi def'etmek için, Kur'an-ı Kerim bu âyetin lisanıyla; büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler diye onları ilzam etmiştir.
İkinci Vecih: "Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur" diye ileri sürdükleri zumlarını da reddetmiştir ki; herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıbları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur, diye onları iskât etmiştir.
Üçüncü Vecih: Kur'an-ı Kerim sanki onlara istihzaen diyor ki: "Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah'ından yardım istedi. Allah'ı da, Kur'anına sikke-i i'cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faideniz varsa, siz de onları çağırınız; size yardım etsinler."
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا : Yani "Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kadir olmadığınız takdirde, acziniz zâhir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız."
وَلَنْ تَفْعَلُوا : Yani: "Mâzide yapamadığınız gibi, bundan sonra da kat'iyetle yapamayacaksınız." Binaenaleyh "Bizim mâzide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez." diye izhar ettikleri o bahaneyi de, لَنْ تَفْعَلُوا ile defetmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i'caza işaret yapmıştır:
Birinci Vecih: Gaibden haber vermiştir. Ve ihbar ettiği gibi de muaraza vâki olmamıştır. Bakınız milyonlarca arabî kitab vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur'anın üslûbunu taklid etmeye fevkalâde müştak oldukları halde, hiç bir müellif, hiçbir kitabında Kur'an-ı Kerim'in üslûbunu taklid etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim ya bütün kitabların altındadır -bu gülünç bir sözdür- veya bütün kitabların fevkinde, fevkalküll bir nâdiredir.
İkinci Vecih: Böyle büyük bir dâvâda ve müşkil bir makamda, onların asablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle "yapamayacaksınız" diye kat'iyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, i'timadlı olduğuna bir delildir.
Üçüncü Vecih: Sanki Kur'an-ı Kerim diyor ki: "Sizler fesahatın ümerası ve herkesten ziyade fesahata muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kadir olamadınız. Beşer de Kur'anın muarazasına kadir olamaz." Ve keza Kur'anın neticesi olan İslâmiyete bir nazîrenin yapılmasına zaman-ı mazi kadir olmadığı gibi, istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir.
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ yani: "Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır." فَاتَّقُوا cümlesi اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesine ceza-üş şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar çin ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:
1- Muarazanın yapılmamasından, Kur'anın i'cazı lâzımgelir.
2- Kur'anın i'cazından, Allah'ın kelâmı olduğu lâzımgelir.
3- Allah'ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisâl lâzımgelir.
4- Emirlerine imtisalden, ibadetin yapılması lâzımgelir.
5- İbadetin yapılması, ateşe girmemeğe vesiledir.
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden, فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i'cazın bir şuaı meydana gelir.
اَلَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Kur'an-ı Kerim, onları فَاتَّقُوا النَّارَ cümlesi ile tehdid ettikten sonra, نَارْ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi te'kid ve teşdid etmiştir. Zira, odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şediddir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecr ve men'etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: "Ey insanlar! Allah'ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhassa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz."
اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ : Bu cümle, فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani, şu ateş azabı, Kur'ana imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musîbetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şamil musîbetlerden değildir. Ancak bu musîbeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi, ancak Kur'an-ı Kerim'e imtisaldir.
Mazi sîgasıyla zikredilen اُعِدَّتْ kelimesi, Cehennem'in el'an mahluk ve mevcud olup, ehl-i i'tizal'in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal-budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir.
(İşaratül-İcaz ; Nübüvvet Hakkında )