PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Değil dünyasını,ahiretini feda edebilmek....


rumeysa
18-05-09, 13:54
Bediüzzaman Risâle-i Nur’un muhtelif yerlerinde “ahiretini feda etmek” ifadesini çok kullanır. “Konuşan Yalnız Hakikattir” diye başlayan mektubunda, Kur’ân’a hizmeti maddî ve manevî terakkiyata âlet etmeyi, hatta Cehennemden kurtulmaklığa ve saadet-i ebediyeye vesile yapmaklığa veya herhangi bir maksada âlet yapmaklığa manevî gayet kuvvetli mâniaların kendisini menettiğini, bunun için yirmi sekiz senedir işkence, hapis ve sürgünlere maruz kaldığını anlatır.

Bediüzzaman “İman ve Kur’ân hizmetinin ve dinin” hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî şeye âlet edilmeyerek yalnız “Hak ve hakikat” olduğu için ve yalnız “Hakka hizmet” için yapılması gerektiğini anlatır.

Bu zamanın şahs-ı manevî dönemi olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman, dine hizmeti amaç edinen birinin en büyük manevî makamda bulunmasının imana hizmet etmesi için yeterli olmadığını ifade ile ‘imana girmek isteyen muannidin nefs-i emmâresi’nin, ‘O şahıs, dehâsıyla, hârika makamıyla bizi kandırdı’ diyerek şüphesinin tamamen izale olmayacağını ifade eder.

İman hakikatlerini kendi şahsına âlet etmenin imana muhtaç olanlara perde olacağını belirterek, imana muhtaç gönüllerin ‘Yalnız hakikat konuşuyor’ diye nefsin evhâmını ve şeytanın desîsesini kırarak susturmalarının şart olduğunu belirtir.

Konuşanın yalnız hakikat ve hakikati imaniye olduğunu göstermek için iman, Kur’ân ve dinin hiçbir maddî ve manevî şeye âlet edilmemesi gerektiği dersini verir. İman ve Kur’ân’a hizmeti prensip edinen Nur Talebelerinin “maddî ve mânevî her şeyden ferâgat mesleğinden ayrılmamaları gerektiği ve yalnız Allah rızası için çalışmaları gerektiğini” de belirtir.

Bediüzzaman, Eşref Edip ile yaptığı sohbetinde de “Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de” demektedir. Dünyayı feda etmeyi anlıyoruz; ama ahiretini feda etmek ne anlama geliyor? Bu meseleyi iyi anlamak gerekir.

Tarihçe-i Hayat’ını okuyarak gördüğümüz kadarıyla Bediüzzaman, Mustafa Kemal’in kendisine teklif ettiği milletvekilliği, köşk, bin lira maaş ve şark umumî vâizliği gibi dünyevî makamları feda etmiş; sürgün, zindan ve hapsi tercih etmiştir. Bu dünyayı feda etmektir. Bediüzzaman hiçbir din âliminin yapamadığı bu fedakârlığı yapmıştır.

Bediüzzaman yine kendisi ahiretini feda ettiğini şöyle anlatır: “Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem, orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül, gülistan olur” demektedir. Bu ifadeler fedakârlığın zirvesidir. İman ve Kur’ân hizmeti için dünya ve ahireti feda etmek, her şeyi feda etmek… Bu, Bediüzzaman’a yakışan bir fedakârlık örneğidir.

Bu durum Bediüzzaman’ın hayatının sonlarında ulaştığı bir nokta değildir. Gençliğinde meşrûtiyeti anlatmak amacı ile şark vilayetlerine yaptığı gezide şark ulemâsının sordukları sorulara verdiği cevaplarından biri şöyledir:

“Umumun malûmu olsun ki, iki elimle iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydanı mübârezede iki harp ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın” demektedir.

Nur Talebesinin “İmana Hizmet” mesleğinde, yapılan hizmeti maddî ve mânevî hiçbir makama basamak yapmaması esastır. “Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendisini feda eder; öyle de, ehli imanın hayatı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhâfaza etmek için, lüzum olsa—hem lüzum var—kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakikî hayatı ebediyenin makamlarını feda etmeye, Risâle-i Nur’dan aldığım dersi şefkat cihetiyle terk ederim” diyen Bediüzzaman en güzel örnektir.

Bunun nasıl olması gerektiğini de Bediüzzaman şöyle izah eder: “Kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, halis bir hadim olarak, hakikati ihlâs ile, her şeyin fevkinde hakaik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.”

Bu “hizmetkârlığı makâmâta tercih etmek”tir. Bunu herkes yapabilir. Bunun için ilme, makama, mevkiye ve velâyete ihtiyaç yoktur. Sadece ihlâs ile iman ve Kur’ân hakikatlerini sadece hakikat olduğu için muhtaç olanlara ulaştırmak yeterlidir.

“Allah rızası için yapılan işin ve hizmetin büyüğü ve küçüğü, kıymetlisi ve kıymetsizi olmaz. İhlâs ve rıza-i İlâhî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Mâdem neticesi rıza-i İlâhîdir ve mâyesi ihlâstır; o küçük değil, büyüktür.” Öyle ise ehl-i iman arasında uhuvvet, muhabbet ve teâvün olmalı, ittifak içinde hareket etmeli. “Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktimi sarf etmektense, o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf edeceğim” diye çekilerek ittifakı zayıflaştırmamalı ve hizmeti küçük görmemelidir. Çünkü bu manevî cihadda küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük olabilir.

Sonuç olarak: İman ve Kur’ân hizmeti ne dünyevî bir menfaat, ne de uhrevî bir sevap düşüncesi ve beklentisi olmadan sadece Allah rızası ve sırf Hakka hizmet için yapılmalıdır.

Hatice_Sultan
21-05-09, 22:22
Allah razı olsun ranagül....

süniye43
22-05-09, 02:05
Allah razı olsun...

ayser
22-05-09, 03:42
Allah razı olsun emeğinize sağlık

prenses
12-11-11, 20:17
Allah razı olsun..

gülberranur
12-11-11, 20:57
ALLAH RAZI OLSUN

Nesrin
12-11-11, 21:46
Allah razı olsun kardeşim..