Orijinalini görmek için tıklayınız : "Benden sonra mütalâaya .k.i.m. gelsin.."
Epeydir fikren meşgul olduğum bir başlığı bismillah ile açalım bakalım..
Bu başlıkta bir vecize yazıp, üyelerden birinin rumuzu zikredilip, o vecizeden ne anladığını anlatması istensin..
İfâde ve fikrî kabiliyetlerimiz de inkişaf eder bu vesile ile..
Evet;
"bu zamanda insanlar, ihsanını, muhtaçlara çok pahalı satarlar. "
Mütalâasını Musahhih keçeliden rica ediyorum..
Not: Başlık münâsib olmayan bir yere açılmış olabilir..Karar veremedik nereye açacağımıza..
Maşallah hoş bir konu başlatmışsınız
bizde bekleyelim inş.
"bu zamanda insanlar, ihsanını, muhtaçlara çok pahalı satarlar. "
Vecizenin hatırımıza getirdiği şu oldu ki :Şu zamanda artık ihsanın karşılığında haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesât-ı diniye dahi elden gidiyor,kendini Cenab-ı Hakk'ın tevziat memuru olarak görmeyenler haddini aşıyor..
Adeta savcı kesilip, muhtaçlar su-i zanla araştırılıyor ,Rabbimizin rızkını esirgemediği kullarına karşı farklı tutumlar ve sınıflandırmalar göze çarpıyor..
En son haberlerde duyulan örneklerde olduğu gibi birileri güya "fırsat eşitliğinden " dem vururken pek çok şartları öne sürüyor ,ihsanın karşılığında muhtaçtan "kendi gibi olmasını " en uç örnek olarak ise mukaddesatını dahi feda etmesini bekliyor..
Çok etkilendiğimiz kısımlardan biri olan
29. mektup (ramazan risalesi) tan bir kısım ekleyelim;
"
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette hâlk edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor."
Demek ki insan şefkat ile muhtaçlara yardıma mükellef ..
Hatta ihsanın karşılığında her ne istese ( bu velev dua olsa ) o dahi pahalı düşebilir...
Vecizeden alemimize gelen manalar bu şekilde
Şimidilik kısaca bu kadar ifade edebildim
sorunun muhatabı olduğumu geç farketmişim kusura bakmayınız.. :)
sorunun muhatabı olduğumu geç farketmişim kusura bakmayınız.. :)
MaşaAllah, bârekAllah keçeli kardeşim..
Eee sizden sonra kim gelsin..Hem hani vecize..(=
MaşaAllah, bârekAllah keçeli kardeşim..
Eee sizden sonra kim gelsin..Hem hani vecize..(=
Güzel bir soru olmuş :)
"Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve İmân dahi hayata hayat ve ruh oldukça beka bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz. "
Mümkünse Cennetâsâ ablamızın alemine gelenlerden istifade etmek isteriz :)
"Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve İmân dahi hayata hayat ve ruh oldukça beka bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz. "
Hayatımız, hayatı Veren ve o hayata lâzım olan şeyleri de ihsân ederek o hayatın devamlılığını temin eden Hayy-ı Kayyûm
yâni ezeli ve sonu gelmeyecek bir hayatın Sahibi Rabbimize baktıkça,
O'nun varlığı ve birliğiyle, emri dâiresinde hareketle hayat bir çeşit ölümden ve yok oluştan kurtulup hayat buluyor
ve bu tarz hayat ile O'nun Kayyûmiyetinin cilvesine mazhar oluşla da bekâ buluyor..
Âlâ-yı illiyin olan netice ile de sermediyete yani yok olmanın yok oluşuna mazhar oluyor..
O hayatta bir ânı seyyâle bile Hayatı Verene îman etmek, milyonlar sene imansız geçen ömürden daha semeredar ve bereketli olmuş oluyor..
Vel hâsıl-ı kelâm:
________
Şu mesele münâsebetiyle deriz:
Ey insanlar!
Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü
bâki, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz?
Madem istemek insaniyetin iktizasıdır;
Bâkî-i Hakikînin yoluna sarf ediniz.
Çünkü Bâkîye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur.
Lemalar | Üçüncü Lem´a | 23
Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir.
Mütâlaasını AsilNur kardeşimizden ricâ ile..(=
Abla; "çalıştığımız yerden" olsaydı.. :)
şu an pek müsait değilim cevap için.. En kısa zamanda paylaşım yapacağız inşaallah..
Vesselam..
Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir.
Bilindiği gibi MUHAL kelimesi, “İmkânsız ve vukuu mümkün olmayan” anlamına geliyor.. Dolayısıyla -hangi şey olursa olsun- “imkansız ve güç yetmeyecek” bir TALEP, talibin kendisine yapabileceği en büyük fenalık olmakla birlikte, matluba ulaşamamayı da netice verecektir..
Çok farklı bakış açıları ve değerlendirmeler olacaktır elbette.. Bu cihetten de değerlendirmek gerekirde, “Hırs, mü’minde sebeb-i hasarettir” diyor üstadımız.. Mesela düşük ücret ile çalışan bir kimsenin, yüksek model bir arabayı talep ile, onu elde etmekte göstereceği HIRSIN... ve bu HIRS ile bir çok mukaddesatını rüşvet vermesinin, ne gibi sonuçlar doğurabileceği ortadadır.. Bütün dünya bir araya gelse, bu insana; -kendisine verdiği zarardan fazlasını- veremezler.. Elindekine kanaat etmediği için dünyada çekeceği sıkıntının yanısıra, o hırsın saikası ile ebedi hayatına vereceği zarar ve neticeleri de cabası..
Bizim dar penceremizden görebildiğimiz ve alemimize yansıyan bunlar.. Elbette daha külli açılımları ile daha geniş bakış açılarını nazarımıza sunacak çok kardeşimiz var içimizde..
Bu arada, bu güzel bölüm için de teşekkür ederiz cennetâsâ ablamıza.. İnşaallah istifadeye medar olacaktır..
Dua ile..
maşaallah, bârekallah asilnur kardeşim..
Eee sizden sonra kim gelsin..hem hani vecize..(=
.... (=
Zannediyorum işleyiş açısından, cevabı veren yeni bir vecize ile, mütalaaya davet edilecek kimseyi tayin ediyor.. O zaman;
"Meziyetin varsa hafâ turabında kalsın; tâ neşv ü nema bulsun."
diyor ve SEDAHAN kardeşimizden bu vecizenin açılımı rica ediyoruz..
Dua ile..
Güzel bir bölüm ve bu yeni nur talebesinin ismi zikredilmiş, ben daha çok yeniyim ama inşallah biraz sizlerden zaman isteyerek en kısa zamanda buraya iştirak edeceğim Rabbimin izni ile...
Selam ve Dua ile...
"Meziyetin varsa hafâ turabında kalsın; tâ neşv ü nema bulsun."
Öncelikle geçiktiğim için sizlerden özürdilerim bu bölümün pasif kalmasına neden oldum ama acemiliğimize verin lütfen..:o
Evet gelelim açıklamamıza inşallah dilimiz döndüğünce kısaca bahsetmeye çalışalım..
İnsanoğluna çeşit çeşit meziyetler güzel özellikler verilmiştir.İnsana verilen bu meziyetler gelişimi kemâle ermeden ortaya sunulduğu vakit ilerleme değil de bilakis çabuk tüketilir ve bir kıymeti kalmaz.
Nasıl ki bir tohumun toprak altında belli bir zaman diliminde gelişimi sürer.Ta ki olgunlaşıp filizlenecek vakit artık kendi kabuğunu çatlatır , kabuğundan sıyrılarak toprağı aralar ve kendini göstermeye başlar...
Toprak gizlilik ve örtü yani gelişimin en verimli mekanı diyebiliriz.İnsan da topraktan yaratılmış bir canlı olarak ona sunulan meziyetlerini örterek neşv ü nema bulması için hep üstü örtülü tutmaya çalışmalı.Mesela evimizde bir bereket hasıl oldu.Bunu farkeder ama bir başkası ile paylaştığı takdirde bereket özelliğini yitirebilir.Veya bir kişinin duası makbuldür bunun farkındadır ama dile getirirse tüm kıymetini yitirir.Veya mesela kişi cömerttir sadaka vermeyi sever bu meziyetini hep dile getirirse bunda ihlas kaybolur ama gizli tuttuğu ölçüde ahirette mükafatını alacaktır. Örnekleri bu şekilde arttırabiliriz sanırım...
Bu acemi nur talebesi her ne kadarda alemine bir şeyler yansıdıysada şimdilik cümlelere dökmekten aciz ,fazla uzun cümleler kullanıpta manayı dağıtmak istemiyorum.Bir de hani Risale-i Nur kendi kendini daha güzel açıyor ya bende buraya uygun bir kısımla ekleme yaparak Nurlara Nur ile cevap vermeye çalışayım istiyorum.
Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş; tâ ki toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun.
Eğer o çekirdek, sû-i mizacından dolayı, ona verilen cihâzât-ı mâneviyeyi toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, faidesiz tefessüh edip çürüyecektir.
Eğer o çekirdek, o mânevî cihâzâtını, فَالِقُ الْحُبِّ وَالنَّوٰى 1 nın (Taneleri ve çekirdekleri çatlatan (Şüphesiz Allah’tır)) emr-i tekvînîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse, o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz’î hakikati ve ruh-u mânevîsi büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır.
İşte, aynen onun gibi, insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş.
Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes’uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
SÖZLER(23.söz 2.mebhas,2.nükte)
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celb ettiğinden, kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki:
Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda isal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur. Zira, kâinatta tecellî-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy-u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet su üzerindedir; arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir ayinedir. Evet, kesif birşeyin ayinesi ne kadar lâtif olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir. Ve nurânî ve lâtif birşeyin de ayinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ, hava ayinesinde, yalnız şemsin zayıf bir ziyası görünür. Su ayinesinde şems ziyasıyla görünürse de elvân-ı seb’ası görünmüyor. Fakat toprak ayinesi, çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir.
MESNEVE-İ NURİYE(şu'le)
İnşallah doğru kısımlar ile cevaplamışızdır.Allah razı olsun böylesi güzelliklere vesile olanlardan..
''Kuvâ-yı insaniye tahdit edilmediğinden cinayâtı büyük olur''
Evet bizde bu vecizemizin açılımını ''hatice_sultan'' ablamızdan rica edelim...
maşaallah ablası ...daim olsun
maşallah mübarek :) ALLAH razı olsun, slm dua ile..
"Meziyetin varsa hafâ turabında kalsın; tâ neşv ü nema bulsun."
Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
SÖZLER(23.söz 2.mebhas,2.nükte)
Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda isal eden yolların en yakını da topraktır.
Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur.
Allah râzı olsun keçeli..Müthiş sır ve formülleri cem etmişsin..
Tevâzû ve mahviyet hele hârika tesbitlerdi hafâ turâbına..
Bu başlıkta mütalâa pası alan kardeşlerimden ricâ, iki cümle bile olsa farketmez istifademizi aktaralım..
İstifâdemiz istifâde ettirir zaten..Hani sıkılıpta "ben izah edemem" gibi bir endişemiz olmasın diye yazdım..
Tefekkür zaten bin sene nafile ibâdetten evlâ olduğundan, o tefekkürün kırıntısı bile değerlidir..
Hakikaten bin maşaAllah kardeşime
Rabbim istifadelerimizi arttırsın ,daim eylesin..
evet maşaallah..istifade ettik kardeşim.. Allah razı olsun..
Maşaallah Kardeşim.. Güzel bir çalışma olmuş, istifade ettik. Allah kabul etsin.. :)
Rabbim Risale-i Nur'dan istifadenizi daim eylesin.. AMİN..
Demek ki, sıra HATİCE ABLA'da... Hadi iyisin abla, piyango sana çıkmış.. :)
Dua ile..
Hadi iyisin abla, piyango sana çıkmış.. :)
Dua ile..
o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi,
İmân vesîkasıyla ona çıkmış; her vakit, "Gel, biletini al," diye beklemesinden,
Sözler | 13. Söz | 132
İnşaAllah bu piyango da çıkar cümlemize..(=
''Kuvâ-yı insaniye tahdit edilmediğinden cinayâtı büyük olur''
Evet bizde bu vecizemizin açılımını ''hatice_sultan'' ablamızdan rica edelim...
..............
Allah razı olsun kardeşim güzel istifadelerde bulunmuşsun daim olsun İNŞAALLAH... :)
Rabbim sizlerden de razı olsun.
Hatice_Sultan
04-05-09, 10:36
Kardeşlerimizin beni unutmamışlar velakin işlerim yoğun bu aralar, bana öğle zor sorular felan sormayın valla sonra sınıfda kalırım ben......:)
Kuvâ-i insaniye tahdit edilmediğinden cinayeti büyük olur... sözünden bizimde anladığımız......
Hayvanın hilâfına, insandaki kuvâlar fıtrî tahdit olmamış. Onda çıkan hayr ü şer, lâyetenâhî gider.
Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbînlik, gurur, inad birleşse, öyle günah oluyor Haşiye 2 ki, beşer şimdiye kadar
Ona isim bulmamış. Cehennemin lüzûmuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Hem meselâ, bir adam tek yalancı sözünü doğru göstermek için, İslâmın felâketini kalben arzu eder.
Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzûmsuz olmaz, Cennet ucuz değildir.
Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbînlik, gurur, inad birleşse, öyle günah oluyor Haşiye 2 ki, beşer şimdiye kadar
Ona isim bulmamış.
FesübhanAllah..Bu kısmı nerden buldunuz abla..?
İşte herkesin gavvaslığı bir başka nurdan oluyor..
Bu kısmı okuyunca "sana kaç defa söylemiştim, hayvan gibi olamazsın " Üstadımızın r.a. sözü geldi hatıra..
İnsan haddini aşınca hadsiz günahlarla alûde oluyor maalesef..
Eee..Pas kimde şimdi..?
(Eminim korkuyla bakıyor başlığa bakanlar: "sakın beni yazmasın" diye..(=
Biz de korkmuştuk ama, hiç de korkmamak lazımmış..(= )
Güzelbir başlık olmuş.. Allah razı olsun..
Allah razı olsun kardeşim istifadeli çalışma olmuş..
Hatice_Sultan
05-05-09, 10:24
Özür dilerim arkadaşlar beklettim hakkınızı helal edin.... Cevapdan sonrada vecize sormam gerekiyormuş..:)
O zaman bende gulnameye bırakıyorum cevabı....
Vecizemiz:
"Bilerek kendi zararına fiilen rıza göstermek cihetinde, zarara razı olana şefkat edilmez."
AYY Hatice Sultan benmi çıktım Piyangodan:confused::)
ben daha yeniyim arkadaşlar daha emekliyorum:)
Hadis-i Şerif Meâli
Peygamberlerden biri, halkıyla beraber Allah’tan yağmur dilemeye çıkmışlardı. Peygamber, o anda bir karıncanın duâ eder tarzda ön ayaklarını göğe doğru kaldırdığını gördü, şöyle dedi: "Dönünüz! Çünkü bu karınca sebebiyle sizin isteğiniz yerine gelmiştir."
Câmiü's-Sağîr, No: 2050
Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen mûsibetten hissedardır, azap çekiyor, perişandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i İlâhiyeden ve hikmet-i tamme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev-î beşere rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle, kendi eleminden başka nev-î beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azap çekiyor. Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyâni bir sûrette vazife-i hakikiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfâkî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hadisatına merakla dinleyerek, karışarak ruhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler ve bilerek kendi zararına fiilen rıza göstermek cihetinde, “Zarara razı olana şefkat edilmez” mânâsındaki “Er-razî bi’z-zarari lâ yunzeru lehû” kâide-i esasiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyakatını kendilerinden selb etmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz başlarına belâ getirirler.
bilerek kendi zararına fiilen rıza göstermek cihetinde, "Zarara razı olana şefkat edilmez" mânâsındaki kaide-i esasiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyakatını kendilerinden selb etmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz başlarına belâ getirirler.
Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran yalnız hakikî ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve rızadır. Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risale-i Nur'un dairesine sadakatle girenlerdir.
Çünkü bunlar, Risale-i Nur'dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede ettiklerinden, kemâl-i teslimiyet ve rızayla, rububiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler.
İşte buna binaen, değil yalnız hayat-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saadet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübeleriyle, Risale-i Nur'un imanî ve Kur'ânî derslerinde bulabilirler ve buluyorlar.
kanaat eden, iktisad eder; iktisad eden, bereket bulur.(asilNUR........çağrılıyor :rolleyes:)
Maşaallah.. Allah kabul etsin.. "Emekliyoruz" demişsiniz ama, oldukça güzel toparlamışsınız meseleyi.. Tebrikler.. :) İstifade ettik inşaallah..
Kurada yine biz çıkmışız.. Aslında KATILMAYAN ARKADAŞLAR çağırılsa daha iyi olurdu ama, madem yazılmış, bu sefer de, hakikatler ile meşgul olmak noktasında, bu güzel bölümden biz istifade etmeye çalışalım inşaallah.
Bulduğumuz ilk fırsatta vazifemizi yerine getirmeye çalışacağız inşaallah.. "Görev, görülmüştür" yani.. :)
Rabbim muvaffak eylesin..
Allah razı olsun güzel bir düşünce olmuş mütalaa fikri
kanaat eden, iktisad eder; iktisad eden, bereket bulur.(asilNUR........çağrılıyor :rolleyes:)
Meseleye girişte, önce iktisadın tanımını yapmak faydalı olacaktır kanaatindeyim. İlmî litaratürde iktisad şu şekilde tanımlanmış: “İnsanın sınırsız ihtiyaçlarının kıt kaynaklarla karşılanabilmesi için çalışma yapan sosyal bir bilimdir”
Efendimiz (s.a.v.) “Bir vadi dolusu altını olsa gözünü ikinci vadiye diker” diyerek insanın, ihtiyaçlarını karşılarken, ihtirasının “sınır tanımaz” bir hal alabileceğini bize bildirmiştir. Sınırlar kalkınca da malum netice; hem nefsine, hem de çevresindeki insanlara, -onların haklarına girmekle- zulüm etmiş olur.. Hırsın, mü’minde sebeb-i hasaret olduğu hakikati de bu noktadan anlaşılabilmektedir. Dinimizce haram olan “israf” da, hırsın bir neticesidir..
Pekiyi ölçü nedir?.. Ne olmalıdır?..
İlahî kanunlar, insanın bu hususta mutluluğu yakalamasını, yukarıdaki cümle ile özetliyor.. Yani Kanaatin nasıl büyük bir zenginlik olduğunu bildirmek ile hırsın neticelerinden insanı kurtarıyor..
Kanaat’i biraz açacak olursak, karşımıza “tevekkül” manası çıkar. Tevekkül ise, insanın elde etmeyi istediği bir arzunu yerine getirmek için, sebeplere başvurduktan sonra, neticeyi Allah’tan beklemesidir.. En kısa manada “tedbir kuldan, takdir Allah’tan..” Tevekkülü takip eden diğer mana ise “teslimdir”.. Toparlamak gerekirse, rızkı elde etme noktasında gayret göstermek ve sonuca razı olmak, kanaatin tanımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Hırs ve kanaatin neticelerini, Risale-i Nur’da geçen aşağıdaki cümleler o kadar güzel özetlemiş ki.. Başka izaha ihtiyaç bırakmamış..
“Hırs ve kanaatin tesiratı, zîhayat âleminde gayet geniş bir düsturla cereyan ediyor. Ezcümle, rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanaatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi, hayvânâtın hırsla meşakkat ve noksaniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanaatin azîm menfaatini gösterir.
Hem zayıf umum yavruların lisan-ı halleriyle kanaatleri, süt gibi lâtif bir gıdanın, ummadığı bir yerden onlara akması ve canavarların hırsla noksan ve mülevves rızıklarına saldırması, dâvâmızı parlak bir surette ispat ediyor.
Hem semiz balıkların vaziyet-i kanaatkârânesi, mükemmel rızıklarına medar olması ve tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırsla rızıkları peşinde dolaşmakla beraber kâfi derecede bulmamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat ve kanaat ne derece medar-ı rahat olduğunu gösterir.” (İktisad Risalesi)
Kanaat eden kimse ise, dinimizce haram olan israftan kaçınır, iktisad eder.. İktisadın ise nasıl bir bereketi netice verdiğini dilerseniz, üstadımızın İKTİSAD RİSALESİ’nde, kendi şahsında yaşadığı bir hadise ile bize verdiği derste birlikte görelim..
“Evet, iktisat katî bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar katî deliller var ki, had ve hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:
İktisat vasıtasıyla Bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel benimle beraber Burdur'a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: "Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim." Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan "nâstan istiğnâ" mesleğini bozmadı.”
Rabbim bizlere, kanaat sırrını anlayıp, hayatımızı onunla zenginleştirebilmeyi ve beraberinde israftan uzak durup, iktisadın bereketi ile saadet içinde yaşamayı ihsan eylesin.. AMİN..
Güzellikler Allah’tan (C.C.), kusurlar nefsimizdendir. Eksiklerimizi, meseleye vakıf NURUNALANUR ÜYELERİMİZ tamamlarlar inşaallah.. :)
Vesselam..
Yeni vecizemiz : "Abdiyetine şuurun varsa, senin elîm fakrın leziz bir iştiha olur." (Şualar - 66)
Bu vecizenin açılımı da SAHRAGÜLÜ kardeşimizden rica edelim inşaallah..
Vesselam..
Allah razı olsun kardeşim.. mütalâanızdan istifade ettik İNŞ..
evet mutalaa sırası bendeymiş...
bende en yakın zamanda görevimi yerine getiricem Allahın izniyle...:rolleyes:
Bu mütalaa harbiden süper olmuş...
Bu mütalaa harbiden süper olmuş...
Mütalâa pasını candan bekleyen adı ile müsemmâ bir keçeli..(=
Yazın kenara, pastan kaçamasın..(=
Yeni vecizemiz : "Abdiyetine şuurun varsa, senin elîm fakrın leziz bir iştiha olur." (Şualar - 66)
Bu vecizenin açılımı da SAHRAGÜLÜ kardeşimizden rica edelim inşaallah..
Vesselam..
evett Rabbim ikram ettikçe alemimize gelen nurları mutalaya çalışıcam inşaallah...
Bismillahirrahmanirrahim...
Abdiyetine şuurun varsa, senin elîm fakrın leziz bir iştiha olur."
Kime kul olduğunu bilirsen idrak edersen sana gelen sıkıntılar,musibetler, elim olan acizlik hissi sende lezzet veren bir his haline döner.
Mesela dünya yüzüyle bakarsak bu vecizeye şöyle bir örnek akla gelebilir.Örneğin bir sarayın bir Padişahı olur ve o padişahın emri altında bir çok yönetici vardır.Yardımcısında tutunda en alt kademedeki görevlisine kadar padişahın emri altında görevlerine devam ederler.zannedilirmi ki o saray erkanı sarayda yaşamalarına rağmen rahat içindeler sıkıntısız ve zahmetsiz yaşıyorlar,bilakis onlar avamdan daha zor şartlarda hayatlarına devam ediyorlar.Ama sorulsa o görevlilere hiç elem duymuyormusunuz bu zor yaşamdan diye eminim ki hiç biri evet demiyecek.Çünkü onlar öyle bir padişahın idaresi altındadırlar ki var olmaları,bilinmeleri o yüksek görevlere layık görülmeleri bağlı oldukları padişah sayesindedir...durum buyken kendilerine gelen meşakketlere ah vah etmeleri mümkünmü...
evet bizlerde kainat sarayına gönderilen kullar olarak önce dönüp bizim Sanii'mize bakmalıyız.Nasıl ki bir sana'atkar ressam paletindeki boyaları karıştırıp resme uygun bir renk haline getirir veya boyaları uygunsa resmi ortaya çıkartıcak fırça vuruşlarıyla resim kağıdına uygun vuruşlarla güzel bir resim sunar biz müdakkik insanlara.Peki biz bu sanattan anlamadığımız halde diyebilirmiyiz ki şu boyutta kağıt kullanılmalı,şu boyalar karışmamalı veya kağıdı ziyan ediceksiniz herşey yerli yerince kalsın diyebilirmiyiz.Tabiki diyemeyiz
Madem bir ressam var ve resim için tüm araçlar var bize düşen hiç bir şeye karışmadan ressamı izleyip tüm maharetlerini sergilediği resmine bakıp alkışlamaktır...
isterseniz Üstadın dediklerine bir kulak verelim;
İKİNCİ MERTEBE-İ NÛRİYE-İ HASBİYE :
Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde ehl-i dünya desiseleriyle, casuslariyle bana hücum ettikleri hengâmda kalbimde dedim: " Elleri bağlı, zaif ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. O biçârenin ( yâni benim için) bir nokta-i istinad yokmu?" diye
حَسْبُنَا اللَّه وَنِعْمَ الْوَكِيلُâyetine müracâat ettim. Bana bildirdi ki:
İntisab-ı îmanî tezkeresiyle, Kadîr-i Mutlak öyle bir sultana istinad edersin ki; zemin yüzünde her baharda dörtyüz bin milletten mürekkep nebatat ve hayvanat ordularının bütün cihazatlarını kemal-i intizamla vermekle beraber, her sene eşcar ve tuyur denilen o iki muazzam ordusunun elbiselerini tazelendirerek yeni libaslar giydirir, urbalarını ve formalarını değiştirir ve tavuğun ve kuşun fistanlarını ve çarşaflarını tazelendirdiği gibi, dağın libasını ve sahranın yüz örtüsünü değiştirir. Ve başta insan olarak hayvânatın
muazzam ordusunun bütün erzaklarını; değil medeni insanların son zamanda keşfettikleri et ve şeker vesâire taamların hulâsaları gibi, belki yüz derece o medeni hulâsalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen rahmanî hulâsalara koyup ve o hulâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderi tarifeleri içine sarıp, muhafaza için küçücük sandukçalara koyup tevdi eder. O sandukçuların icadı " Kaf Nun" fabrikasından o kadar çabuk ve kolay ve çoklukladır ki, Kur'an der: " Bir emir ile yapılır". Hem o umum hulasalar bir şehri doldurmadığı ve birbirine benzedikleri ve aynı madde oldukları halde, Rezzak-ı Kerim onlardan bir yaz mevsiminde pişirdiği gayet mütenevvi ve leziz taamlar zeminin bütün şehirlerini bir cihette doldurabilir.
İşte sen, intisab-ı îmanî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad bulabildiğinden hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de, âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma belki dünyaya meydan okutturabilir bir iktidar-ı îmanî hissederek bütün ruhum ile حَسْبُنَا اللَّه وَنِعْمَ الْوَكِيلُ dedim. Ve hadsiz fakrım ve ihtiyacım cihetinde dahi bir nokta-i istimdad için yine o ayete mürâcaat ettim
evet bizler acaba bu denli bakabiliyormuyuz düşünebiliyormuyuz Cenabı Hakkın büyüklüğünü,merhametini ,yüceliğini. Kuran-ı Kerimde yeri geldikçe ihtarda bulunulmuştur biz kullara akledin,düşünün diye.Eğer ki nurların kaynağı olan Kelamullaha kulağımızı ve gönlümüzü verirsek Mevla'ya kul olabilme şerefinin ne büyük bir ikram olduğunun farkına varabiliriz ... devam edelim nurlara...
Ve hadsiz fakrım ve ihtiyacım cihetinde dahi bir nokta-i istimdad için yine o ayete mürâcaat ettim. Bana dedi ki:
" Sen memlûkiyet ve ubûdiyet intisabiyle öyle bir Mâlik-i Kerîme mensub ve iaşe defterinde mukayyedsin ki; her bahar ve yazda gaybdan ve hiçten umulmadığı yerden ve kuru bir topraktan kaldırır, indirir tarzında yüz defa zemin sofrasını ayrı ayrı yemekleriyle tezyin eder, serer. Güyâ zamanın seneleri ve her senenin günleri, birbiri arkasından gelen ihsan meyvelerine ve rahmet taamlarına birer kab ve bir Rezzak-ı Rahîmin küllî ve cüz'î ihsanat mertebelerine birer meşherdirler. İşte sen böyle bir Ganiyy-i Mutlak'ın abdisin. Abdiyetine şuurun varsa, senin elim fakrın leziz bir iştiha olur." Ben de o dersimi aldım. Nefsimle beraber " Evet evet, doğrudur" deyip mütevekkilâne حَسْبُنَا اللَّه وَنِعْمَ الْوَكِيلُ dedim.
evet mühim olan nasıl bir Mâlik-i Kerîme kul olduğunun farkına varıp hayatımızın her anında zorda olsa karşılaştığımız sıkıntılar,meşakketler,firaklar ve daha bir çok durum karşısında حَسْبُنَا اللَّه وَنِعْمَ الْوَكِيلُ deyip tevekkül edebilmeli...
Rabbim gerçek manada kendisine kul olabilmemizi nasip eylesin cümlemizi inşaallah..
YARAB KUSURUMUZU AFFET,BİZİ KENDİNE KUL KABUL ET.EMANETİNİ KABZETMEK ZAMANINDA KADAR BİZİ EMANETİNDE EMİN KIL...(AMİNN AMİNN AMİNN)
çok sevdiğim bir vecizedir bu bakalım keçeli kardeşimiz neler ikram edicek bizlere...:)
Fâniyim, fâni olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.
Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim.
Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim. (Sözler sh: 221)
evet "keçelimesut" kardeşim buyrun mutala sırası sizde :)
Maşaallah..Barekallah..:)
Çok güzel düşünülmüş..Faydalı bir etkinlik olacağı Muhakkak..:)
Rab'bim düşünenden ve ketılım gösterenlerden razı olsun İnşaallah..
İntisab-ı îmanî tezkeresiyle, Kadîr-i Mutlak öyle bir sultana istinad edersin ki; zemin yüzünde her baharda dörtyüz bin milletten mürekkep nebatat ve hayvanat ordularının bütün cihazatlarını kemal-i intizamla vermekle beraber, her sene eşcar ve tuyur denilen o iki muazzam ordusunun elbiselerini tazelendirerek yeni libaslar giydirir, urbalarını ve formalarını değiştirir ve tavuğun ve kuşun fistanlarını ve çarşaflarını tazelendirdiği gibi, dağın libasını ve sahranın yüz örtüsünü değiştirir. Ve başta insan olarak hayvânatın
muazzam ordusunun bütün erzaklarını; değil medeni insanların son zamanda keşfettikleri et ve şeker vesâire taamların hulâsaları gibi, belki yüz derece o medeni hulâsalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen rahmanî hulâsalara koyup ve o hulâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderi tarifeleri içine sarıp, muhafaza için küçücük sandukçalara koyup tevdi eder. O sandukçuların icadı " Kaf Nun" fabrikasından o kadar çabuk ve kolay ve çoklukladır ki, Kur'an der: " Bir emir ile yapılır". Hem o umum hulasalar bir şehri doldurmadığı ve birbirine benzedikleri ve aynı madde oldukları halde, Rezzak-ı Kerim onlardan bir yaz mevsiminde pişirdiği gayet mütenevvi ve leziz taamlar zeminin bütün şehirlerini bir cihette doldurabilir.
İşte sen, intisab-ı îmanî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad bulabildiğinden hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de, âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma belki dünyaya meydan okutturabilir bir iktidar-ı îmanî hissederek bütün ruhum ile حَسْبُنَا اللَّه وَنِعْمَ الْوَكِيلُ dedim. Ve hadsiz fakrım ve ihtiyacım cihetinde dahi bir nokta-i istimdad için yine o ayete mürâcaat ettim
FesübhanAllah..Böyle bir Sultân'a "Kul" olmayı anlayan, ne fakirdir ne de aciz..!
Demek ki sır "kul" olmaktaymış.."Kün" fabrikasının anahtarı olan "duâ", "Kul" olanın niyaz eline verilmiş zaten..
Allah râzı olsun keçeli..Ahir zamanın iman-küfür cihâdında "keçeli"liğiniz dâim olsun..
FesübhanAllah..Böyle bir Sultân'a "Kul" olmayı anlayan, ne fakirdir ne de aciz..!
Demek ki sır "kul" olmaktaymış.."Kün" fabrikasının anahtarı olan "duâ", "Kul" olanın niyaz eline verilmiş zaten..
Allah râzı olsun keçeli..Ahir zamanın iman-küfür cihâdında "keçeli"liğiniz dâim olsun..
nihayetsizz aminn ablacım...Rabbim nurlara layık talebe eylesin cümlemizi inşaallah...
[
[sıze="4"]evet mühim olan nasıl bir mâlik-i kerîme kul olduğunun farkına varıp hayatımızın her anında zorda olsa karşılaştığımız sıkıntılar,meşakketler,firaklar ve daha bir çok durum karşısında حَسْبُنَا اللَّه وَنِعْمَ الْوَكِيلُ deyip tevekkül edebilmeli...
[/sıze]
maşaallah kardeşime benim.. Alemimize yeni pencereler açtınız.. Allah kabul etsin..
Risale-i nur'dan böyle güzel istifade ettiğinizi gördükçe, o kadar mutlu oluyoruz ki.. Elhamdülilah.. :) rabbim daim ve muvaffak eylesin.. Amin amin amin..
Dua ile.. Vesselam..
Maşallah üç (gühname,asilnur,sahragulu) mütalaayıda okuduk istifade ettik inşallah.Allah razı olsun hepinizden çok güzel açılımlarda bulunmuşsunuz...
Selam ve dua ile...
Bismillahirrahmanirrahim
1. cümle Faniyim fani olanı istemem : Hepizmiz faniyiz faniyi istemeye gerek yok.İstesek de zaten burada kalır.Meşhur bir söz vardır hani ''Kefenin cebi yoktur '' diye.Bunun için fani şeylere ihtiyacımız yok.Fakat ehl-i dünya bunun farkında değil.Hatta en yakınımızdaki insanlar bile.Bir abimizin bir latifesi vardı bu cümleyle ilgili ''Faniyim fani olanı istemem Fakat bir Megane göz çıkarmaz'' :D
2.cümle Acizim aciz olanı istemem : Hepimiz aciziz en ufak bir mikropa bile hastalanıp düşüyoruz.Ve yardıma muhtacız hepimiz herşeyi yapamayız.Ve bu cümleye Risaleden alıntı yapalım : Ey şekvacı hasta! Senin hakkın şekva değil şükürdür, sabırdır. Çünki senin vücudun ve âza ve cihazatın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek başkasının mülküdür.
3.cümle Ruhumu Rahman'a teslim eyledim ; gayr istemem : Ne mutlu Üstadımıza ki Ruhunu Rahman'a teslim eylemiş.Yani merhametli olana rahmet edenlerin en büyüğüne teslim eylemiş.Ve başka birşey istememiş.Gerçekten te ruhumuzu Rahman'a teslim etmeliyiz çünkü bizim mülkümüz değil.
4.cümle İsterim , fakat bir yar-ı baki isterim : Evet istersek sadece bir yar-ı baki istemeliyiz.
5. cümle Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim : Evet hepimiz kainata bakılırsa bir zerre gibiyiz.Fakat Ebedi güneş olan Allahın nurunu istemeliyiz Üstadımız gibi...
6.cümle Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim : Evet hepimiz hiçiz bu dünyada.Üstadımız bu dünyayı umumen isterim derken hepimiz faniyiz hiç olup gideceğiz fakat görevlerimiz bakımından bütün varlıklardan üstünüz.Ve bu dünyayı zevklerimiz için değil tefekkür etmek için istememiz lazım Üstadımız gibi.Risaleden bir alıntı yapalım: BÜTÜN HAKİKİ SAADET VE HALİS SÜRUR VE ŞİRİN NİMET VE SAFİ LEZZET ELBETTE MARİFETULLAH VE MUHABETULLAHTIR.ONLAR ,ONSUZ OLAMAZ.CENAB-I HAKKI TANIYAN VE SEVEN,NİHAYETSİZ SAADETE,NİMETE,ENVARA,ESRARA,YA BİLKUVVE VEYA BİLFİİL MAZHARDIR.ONU HAKİKİ TANIMIYAN,SEVMEYEN,NİHAYETSİZ ŞEKAVETE,ALAMA VE EVHAMA MANEN VE MADDETAN MÜPTELA OLUR. EVET,ŞU PERİŞAN DÜNYADA,AVARE NEV-İ BEŞER İÇİNDE,SEMERESİZ BİR HAYATTA ,SAHİPSİZ,HAMİSİZ BİR SURETTE,ACİZ ,MİSKİN BİR İNSAN,BÜTÜN DÜNYANIN SULTANI DA OLSA KAÇ PARA EDER?
Demekki onu tanırsak o zaman bütün dünyayı istemeye hak kazanırız.
çok sevdiğim bir vecizedir bu bakalım keçeli kardeşimiz neler ikram edicek bizlere...:)
Fâniyim, fâni olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.
Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim.
Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim. (Sözler sh: 221)
evet "keçelimesut" kardeşim buyrun mutala sırası sizde :)
FesübhanAllah..BârekAllaaahh..
Hep derim: "İşte cennetâsâ baharın gençleri !.."
Bin şükür Üstâdımızı r.a. görme şerefine nâil olamadık ama, bu gençleri görme bahtiyarlığına nâil oldukya..
At üstünde cenge hazır vaziyette bekleyen bir "keçekülahlı" geldi hatırımıza, keçelinin mütalâasını bu kadar kısa zamanda hazır görünce..(=
MAŞAALLAH "KEÇELİ" KARDEŞİME BENİM.. :)
ARAMIZDA NE CEVHERLER VAR; BUNU DA KEŞFETMİŞ OLUYORUZ, BU BÖLÜM VESİLESİ İLE..
ALLAH MUHAFAZA ve MUVAFFAK EYLESİN KARDEŞİM.. CENNETASA ABLAMIN DA DEDİĞİ GİBİ; GELEN GENÇ NESİL; ARTIK ŞUURLU ve ŞUURLANIYOR İNŞAALLAH "NURLARIN" NURU İLE.. RABBİM KEYFİYET VE KEMİYETİNİZİ ARTTIRSIN.. AMİN..
EVET... YENİ MÜÜTALAA NASİPLİMİZ KİM? ONU YAZMAMIŞSIN KEÇELİ.. :rolleyes:
EVET... YENİ MÜÜTALAA NASİPLİMİZ KİM? ONU YAZMAMIŞSIN KEÇELİ.. :rolleyes:
Belki hâşiye düşecektir Keçeli mevzûya..(=
Yalın kılınc daha attan inmeden..:rolleyes:
Demekki onu tanırsak o zaman bütün dünyayı istemeye hak kazanırız.
Maşaallah kardeşime Rabbim hizmeti kuran-iyede hep hazır ve nazır eylesin inşaallah...:)
Vecizemiz de şu olsun :
'''İman insanı insan eder belki insanı sultan eder.Küfür insanı gayet aciz bir canavar hayvan eder.Öyle ise insanın vazife-i asliyyesi iman ve duadır.
EVET TUAREG ABİM, SIRA SİZDE İNŞAALLAH
Ben bu sözleri üstüme almaya layık değilim.Fakat 30. sözde olduğu gibi ''Ben güzelleştim, fakat bu güzellik bana bu libası giydirenindir.''FesübhanAllah..BârekAllaaahh..
Hep derim: "İşte cennetâsâ baharın gençleri !.."
Bin şükür Üstâdımızı r.a. görme şerefine nâil olamadık ama, bu gençleri görme bahtiyarlığına nâil oldukya..
At üstünde cenge hazır vaziyette bekleyen bir "keçekülahlı" geldi hatırımıza, keçelinin mütalâasını bu kadar kısa zamanda hazır görünce..(=
Vecizemiz de şu olsun :
'''İman insanı insan eder belki insanı sultan eder.Küfür insanı gayet aciz bir canavar hayvan eder.Öyle ise insanın vazife-i asliyyesi iman ve duadır.
EVET TUAREG ABİM, SIRA SİZDE İNŞAALLAH
Desene Keçeli kardeşim sayende Piyango bize vurdu..:)
Ama Allah razı olsun vesile oldun açtık kitabımızı tekrar tekrar okuduk..Anladıklarımızı aktarmaya çalışalım İnşaallah..
Şayet aktarmada yetersizlik görülürse o eksiklik kesinlikle bana aittir..:)
"İMAN İNSANI İNSAN EDER BELKİ İNSANI SULTAN EDER..KÜFÜR İNSANI GAYET ACİZ BİR CANAVAR HAYVAN EDER..ÖYLE İSE İNSANIN VAZİFE-İ ASLİYYESİ İMAN VE DUADIR.."
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..
İmansızlığı içinde bulunduğu asrın en büyük hastalığı olarak gören Bediüzzaman Hazretleri ,Yirmiüçüncü Söz’de insan ve iman arasındaki ilişkiden bahsedip, âlây-ı illiyyîn ve esfel-i sâfilîn arasında gidip gelen insanoğ lunun garip ama bir o kadar da gerçek olan yolculuğunu anlatıyor..
Hayvan dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir alemde herşeyi öğrenmiş gibi kabiliyetine göre olgunlaşmış olarak gelir, yani gönderilir..
Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün hayat şartlarını, kainatla olan münasebetini ve hayatın kanunlarını öğrenir, maharet sahibi olur.. (Bakınız hayvanlar ile ilgili belgesel programlarınına)
İnsanın yirmi senede kazandığı hayat iktidarını ve tecrübeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan öğrenir, yani ona ilham olunur..
Demek hayvanın asıl vazifesi; öğrenerek kemale erişmek ve marifet kazanmakla yükselmek ve aczini göstermekle yardım istemek yani dua etmek değildir.. Bilakis vazifesi; kabiliyetine göre çalışmaktır. Fiili kulluktur..
İnsan ise, dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına yabancıdır.. Hatta yirmi senede bile hayat şartlarını tamamen öğrenemez..
Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaçtır.. Aynı zamanda gayet aciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilir, bir-iki senede ancak ayağa kalkar, onbeş senede ancak zarar ve menfaati fark eder..
Beşeri hayatın yardımıyla, kendine faydalı şeyleri öğrenir ve zararlardan korunabilir..
Demek ki, insanın fıtri vazifesi; öğrenerek mükemmelleşmek, dua ile kulluktur.. Yani: "Kimin merhametiyle böyle hikmete uygun bir şekilde idare olunuyorum..? Kimin keremiyle böyle şefkatli bir şekilde terbiye olunuyorum.?
Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninane besleniyor ve idare ediliyorum..?" diye düşünmek ve binden ancak birisine yetişemediği ihtiyaçları için, bütün ihtiyaçları yerine getiren Allah'a (cc) acz ve fakr diliyle yalvarmak, istemek ve dua etmektir.. Yani: Aczin ve fakrın kanatlarıyla kulluğun yüce makamına uçmaktır..
Demek insan bu aleme ilim ve dua vasıtasıyla kemale ermek için gelmiştir.. Mahiyet ve kabiliyet itibarıyla herşey ilme bağlıdır.. Ve bütün hakiki ilimlerin esası, kaynağı, nuru ve ruhu: Marifetullah'tır ve onun hakiki sağlam temeli de Allah'a imandır..
Burdan anladığımız kadarı ile Gerçek insanlık İMAN ile başlıyor..
Mevlana'nın güzel bir sözü var..
Buyurur ki, "İhtiyar oyunla oyalandıkça çocuk sayılır.. Burada yaşa itibar yoktur.."
Dersine çalışmayıp oyunla oyalanan bir çocuk ve çocuklarla aynı oyunu oynayan bir ihtiyar birlikte düşünüldüğünde biz çocuğu bir derece mazur görür, ama ihtiyarı ayıplarız..Hayvanla aynı işi yapan insan da ondan bir bakıma daha aşağı düşer..
Hayvanlar masum varlıklardır.. Onlar kendi hevesleriyle hareket etmezler.. Onların yaratılışlarında harama istek duyma yoktur.. Üzerlerine düşmeyen işlere yönelmez, kendilerine takdir olunandan başkasını istemezler.. Yaratılışlarına konulan cihazlarla görevlerini eksiksiz yerine getirirler.. Bu ise onların ibadetleridir..
İnsanı alçaltan üç büyük sebep "küfür, şirk ve kötü ahlak"tır..
Bunların üçü de hayvanlar için söz konusu olmadığından bu yollara giren bir kişi hayvandan daha aşağı bir mertebeye düşmüş olur..Diyoruz ve Noktayı koyuyoruz..:)
Vesile olanlardan Allah razı olsun..
Selam ve dua ile..
İnsanın çekirdeği olan kalp, ubudiyet ve ihlas altında İslamiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nurani, misali alem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nurani olarak yeşillenir ki, onun cismani alemine ruh olur. Eğer o kalp çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkilab edinceye kadar ateş ile yanması lazımdır.
Bu vecizeyide"CENNETASA" kardeşimize havale ediyoruz..:)
Allah razı olsun ağabeyimiz çok güzel açıklamışsınızDesene Keçeli kardeşim sayende Piyango bize vurdu..:)
Ama Allah razı olsun vesile oldun açtık kitabımızı tekrar tekrar okuduk..Anladıklarımızı aktarmaya çalışalım İnşaallah..
Şayet aktarmada yetersizlik görülürse o eksiklik kesinlikle bana aittir..:)
"İMAN İNSANI İNSAN EDER BELKİ İNSANI SULTAN EDER..KÜFÜR İNSANI GAYET ACİZ BİR CANAVAR HAYVAN EDER..ÖYLE İSE İNSANIN VAZİFE-İ ASLİYYESİ İMAN VE DUADIR.."
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..
İmansızlığı içinde bulunduğu asrın en büyük hastalığı olarak gören Bediüzzaman Hazretleri ,Yirmiüçüncü Söz’de insan ve iman arasındaki ilişkiden bahsedip, âlây-ı illiyyîn ve esfel-i sâfilîn arasında gidip gelen insanoğ lunun garip ama bir o kadar da gerçek olan yolculuğunu anlatıyor..
Hayvan dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir alemde herşeyi öğrenmiş gibi kabiliyetine göre olgunlaşmış olarak gelir, yani gönderilir..
Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün hayat şartlarını, kainatla olan münasebetini ve hayatın kanunlarını öğrenir, maharet sahibi olur.. (Bakınız hayvanlar ile ilgili belgesel programlarınına)
İnsanın yirmi senede kazandığı hayat iktidarını ve tecrübeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan öğrenir, yani ona ilham olunur..
Demek hayvanın asıl vazifesi; öğrenerek kemale erişmek ve marifet kazanmakla yükselmek ve aczini göstermekle yardım istemek yani dua etmek değildir.. Bilakis vazifesi; kabiliyetine göre çalışmaktır. Fiili kulluktur..
İnsan ise, dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına yabancıdır.. Hatta yirmi senede bile hayat şartlarını tamamen öğrenemez..
Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaçtır.. Aynı zamanda gayet aciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilir, bir-iki senede ancak ayağa kalkar, onbeş senede ancak zarar ve menfaati fark eder..
Beşeri hayatın yardımıyla, kendine faydalı şeyleri öğrenir ve zararlardan korunabilir..
Demek ki, insanın fıtri vazifesi; öğrenerek mükemmelleşmek, dua ile kulluktur.. Yani: "Kimin merhametiyle böyle hikmete uygun bir şekilde idare olunuyorum..? Kimin keremiyle böyle şefkatli bir şekilde terbiye olunuyorum.?
Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninane besleniyor ve idare ediliyorum..?" diye düşünmek ve binden ancak birisine yetişemediği ihtiyaçları için, bütün ihtiyaçları yerine getiren Allah'a (cc) acz ve fakr diliyle yalvarmak, istemek ve dua etmektir.. Yani: Aczin ve fakrın kanatlarıyla kulluğun yüce makamına uçmaktır..
Demek insan bu aleme ilim ve dua vasıtasıyla kemale ermek için gelmiştir.. Mahiyet ve kabiliyet itibarıyla herşey ilme bağlıdır.. Ve bütün hakiki ilimlerin esası, kaynağı, nuru ve ruhu: Marifetullah'tır ve onun hakiki sağlam temeli de Allah'a imandır..
Burdan anladığımız kadarı ile Gerçek insanlık İMAN ile başlıyor..
Mevlana'nın güzel bir sözü var..
Buyurur ki, "İhtiyar oyunla oyalandıkça çocuk sayılır.. Burada yaşa itibar yoktur.."
Dersine çalışmayıp oyunla oyalanan bir çocuk ve çocuklarla aynı oyunu oynayan bir ihtiyar birlikte düşünüldüğünde biz çocuğu bir derece mazur görür, ama ihtiyarı ayıplarız..Hayvanla aynı işi yapan insan da ondan bir bakıma daha aşağı düşer..
Hayvanlar masum varlıklardır.. Onlar kendi hevesleriyle hareket etmezler.. Onların yaratılışlarında harama istek duyma yoktur.. Üzerlerine düşmeyen işlere yönelmez, kendilerine takdir olunandan başkasını istemezler.. Yaratılışlarına konulan cihazlarla görevlerini eksiksiz yerine getirirler.. Bu ise onların ibadetleridir..
İnsanı alçaltan üç büyük sebep "küfür, şirk ve kötü ahlak"tır..
Bunların üçü de hayvanlar için söz konusu olmadığından bu yollara giren bir kişi hayvandan daha aşağı bir mertebeye düşmüş olur..Diyoruz ve Noktayı koyuyoruz..:)
Vesile olanlardan Allah razı olsun..
Selam ve dua ile..
KÜFÜR İNSANI GAYET ACİZ BİR CANAVAR HAYVAN EDER..
Demek ki normal hayvan da değil, canavar hayvan ediyor, hafazanAllah..
Zaten Üstâdımız r.a. hep ne der:
"Ey nefs-i emmâre!
Eğer desen, "Ben, ecnebî değil, hayvan olmak isterim."
Sana kaç defa söylemiştim, hayvan gibi olamazsın.
24. Söz | 327
İnsanın çekirdeği olan kalb,
ubudiyet ve ihlas altında
İslamiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse,
nurani, misali alem-i emirden gelen emr ile
öyle bir şecere-i nurani olarak yeşillenir ki, onun cismani alemine ruh olur.
Daha evvel mütâlaa sırasında "tevazû ve mahviyet" turâbı bahsi geçmişti..
Burada dikkat çeken ise "ubudiyet ve ihlas"..
Bu kısım sanki o "ubudiyet" ile nasıl yeşereceğine misâl gibi..
"İşte, aynen onun gibi, insanın mahiyetine,
kudretten ehemmiyetli cihazât ve kaderden kıymetli programlar tevdî edilmiş.
Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında,
o cihazât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse,
bozulan çekirdek gibi,
bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde
çürüyüp tefessüh ederek,
mesuliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek,
şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o istidad çekirdeğini
İslâmiyet suyu, imânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek
evâmir-i Kur’âniyeyi imtisâl edip,
cihazât-ı mâneviyesini hakiki gàyelerine tevcih etse,
elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek
ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medâr olacak
bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i dâimenin cihazâtına câmi’
kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine
ve bu şecere-i kâinatın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır." (sözler 291)
Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse,
kuru bir çekirdek kalarak
nura inkilab edinceye kadar ateş ile yanması lazımdır.
Bu kısımdan ise "ubudiyet" in merkezi "kalb" olduğunu anladım..
Malûmdur kurumuş çekirdek yeşermez..
Sözler'deki iktibas sanki o çekirdek kurumaması için formül gibi..(?)
Bir de bu nûra inkilab edinceye kadar yanmak var ki,
ateşin derecelerinden olan "nâr-ı beyza" yı hatıra getirerek, ordan şu mânâya yol çıktı sanki:
"Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için,
bizim gibilerin ahlarını ateşlendiren onun duasıdır ve himmetidir.
İşte o gece Meşihat kısmen yandı.
Herkes "Vâ esefâ" dedi;
ben ve benim gibi yananlar, "Elhamdü lillâh" dedik.
Zannederim ki, bu fakir millete
iki yüz milyon zarar veren Adliye dairesindeki yangında böyle bir mânâ var.
İnşaallah bu da bir ikaz ve intibahı verecektir.
Ateş bazan sudan ziyade temizlik yapar.
8. Lem´a | 64
Yandıkça temizlik, temizlendikçe imana vuslat gibi..
Tashihe muhtaç noktalar tebdil edilebilir..
Dar zamanda bu kadardı mütâlaadan nasib..
(Evvelâ tahsis olması gereken kısımları işaretleyelim, sonra "sıra kimse" belirleyelim istedik..)
Maşaallah...Değerli kardeşlerimizin Mütalaalarından istifade ettik Allah razı olsun..İNŞ..
Daha evvel mütâlaa sırasında "tevazû ve mahviyet" turâbı bahsi geçmişti..
Burada dikkat çeken ise "ubudiyet ve ihlas"..
Bu kısım sanki o "ubudiyet" ile nasıl yeşereceğine misâl gibi..
"İşte, aynen onun gibi, insanın mahiyetine,
kudretten ehemmiyetli cihazât ve kaderden kıymetli programlar tevdî edilmiş.
Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında,
o cihazât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse,
bozulan çekirdek gibi,
bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde
çürüyüp tefessüh ederek,
mesuliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek,
şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o istidad çekirdeğini
İslâmiyet suyu, imânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek
evâmir-i Kur’âniyeyi imtisâl edip,
cihazât-ı mâneviyesini hakiki gàyelerine tevcih etse,
elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek
ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medâr olacak
bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i dâimenin cihazâtına câmi’
kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine
ve bu şecere-i kâinatın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır." (sözler 291)
Bu kısımdan ise "ubudiyet" in merkezi "kalb" olduğunu anladım..
Malûmdur kurumuş çekirdek yeşermez..
Sözler'deki iktibas sanki o çekirdek kurumaması için formül gibi..(?)
Bir de bu nûra inkilab edinceye kadar yanmak var ki,
ateşin derecelerinden olan "nâr-ı beyza" yı hatıra getirerek, ordan şu mânâya yol çıktı sanki:
"Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için,
bizim gibilerin ahlarını ateşlendiren onun duasıdır ve himmetidir.
İşte o gece Meşihat kısmen yandı.
Herkes "Vâ esefâ" dedi;
ben ve benim gibi yananlar, "Elhamdü lillâh" dedik.
Zannederim ki, bu fakir millete
iki yüz milyon zarar veren Adliye dairesindeki yangında böyle bir mânâ var.
İnşaallah bu da bir ikaz ve intibahı verecektir.
Ateş bazan sudan ziyade temizlik yapar.
8. Lem´a | 64
Yandıkça temizlik, temizlendikçe imana vuslat gibi..
Tashihe muhtaç noktalar tebdil edilebilir..
Dar zamanda bu kadardı mütâlaadan nasib..
(Evvelâ tahsis olması gereken kısımları işaretleyelim, sonra "sıra kimse" belirleyelim istedik..)
Maşaallah..:)
Allah razı olsun..
(Evvelâ tahsis olması gereken kısımları işaretleyelim, sonra "sıra kimse" belirleyelim istedik..)
Muhabbet,
şu kâinatın bir sebeb-i vücududur,
hem şu kâinatın râbıtasıdır,
hem şu kâinatın nurudur,
hem hayatıdır.
24. Söz | 322
Mâdem tashih eden olmamış, sıradan devam edelim mütâlaaya o zaman..
Nurdenizi kardeşimizden ricâ etsek mütâlaasını..?
MaşaAllah güzel açılımlar ve hoş paylaşımlar olmuş
Rabbim kabul buyursun tefekkürlerinizi amin
Nur denizi okuma programındalar bir süre yoklar
başkasını davet ediniz inşaAllah
nurunalanur sitesi risale_i nur üniversitesi olma yolunda inŞ..üstelik öss saçmalıgıda yok..farz olan ilmi ögrenme,kavramasahalarından bir yer inş..
Muhabbet,
şu kâinatın bir sebeb-i vücududur,
hem şu kâinatın râbıtasıdır,
hem şu kâinatın nurudur,
hem hayatıdır.
24. Söz | 322
Musahhih kardeşimizden ricâ etsek mütâlaasını..?
Nurdenizi kardeşimiz okuma programında denmiş..
Mütalâa sırasını değişelim, devam edelim inşaAllah..
Muhabbet,
şu kâinatın bir sebeb-i vücududur,
hem şu kâinatın râbıtasıdır,
hem şu kâinatın nurudur,
hem hayatıdır.
24. Söz | 322
Risale-i Nur okudukça iyice öğrendik ki , kainattaki bütün cemaller,kemaller,cezbeler,muhabbetler O'nun cemalinin kemalinin, muhabbetinin bir sönük cilvesidir..
Bu bilgimizi saklayalım ileride lazım olacak :)
Sonra dönüp kendi hayatına bakıyor insan; sevdikleri,bağlandıkları,değer verdikleri,talep ettikleri...
Olmazsa olmazları..
Bir gün gelip olmadıklarında ise ,meğer onlarsız da olabildiğini anladıkları...
Kim ister ki yapayalnız bir hayatı,yerine göre bir çiçek de yaren olur insana,bir kelebek de ,bir kardeş de, dost,arkadaş,eş vs vs illa birşeyleri severiz,bağlanırız..
Örnekleri çoğaltmak mümkün,tüm bunlardır insanı hayata bağlayan ve dillerini anlamadığımız tüm canlıları hatta cansızları,herbirinin kendine mahsus tesbihi olduğu gibi yardımlaşması ve muhabbeti de vardır
Tüm bu muhabbetleri toplayıp asıl sahibine verdiğimizde ise muhabbet neden şu kâinatın bir
sebeb-i vücudu,
râbıtası,
nuru,
hayatı olduğunu anlarız inşaAllah..
Ve asıl muhabbete vasıl oluruz , yani : Muhabbetullah ..
Sözü artık Nurlara bırakalım inşaallah ;
"Hülasa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u ebediyededir. "
( İşaratül-İcaz | Kıyâmet ve Âhirete İman bahsi )
...
"Sonra, kemâlât-ı insaniyenin en mühimi ve en büyüğü, belki bilcümle kemâlât-ı insaniyenin menbaı ve esası, iman-ı billâhtan ve marifetullahtan neş'et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letâifiyle, imanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı."
(Ayetül-Kübra)
...
"İmân ve muhabbetullâhın neticesi, ehl-i keşif ve tahkikin ittifakıyla, dünyanın bin sene hayat-ı mesûdânesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşâhedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sahibi olan Zât-ı Zülcelâlin müşâhedesi, rü'yetidir ki, (Haşiye) hadîs-i katî ile ve Kur'ân'ın nassıyla sabittir. Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm gibi bir muhteşem kemâl ile meşhur bir zâtın rü'yetine iştiyaklı bir merak, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtaz bir zâtın şuhuduna meraklı bir iştiyak, herkes vicdânen hisseder. Acaba, dünyanın bütün mehâsin ve kemâlâtından binler derece yüksek olan Cennetin bütün mehâsin ve kemâlâtı bir cilve-i cemâli ve kemâli olan bir Zâtın rü'yeti, ne kadar mergub, merakâver ve şuhudu ne derece matlûb ve iştiyakâver olduğunu kıyas edebilirsen, et. "
...
(Haşiye: ) Hadîsin nassıyla, "O şuhud, bütün lezâiz-i Cennetin o derece fevkındedir ki, onları unutturur ve şuhuddan sonra, ehl-i şuhudun hüsn-ü cemâli o derece fazlalaşır ki, döndükleri vakit, saraylarındaki âileleri çok dikkat ile, zor ile onları tanıyabilirler"[ el-Münzirî, et-Terğib ve't-Terhîb, 4:556.] hadîste vârid olmuştur.
( Sözler | Otuz İkinci Söz )
Oldukça gecikmeli bir cevap oldu kusura bakmayın , inşaallah muhabbette azalma söz konusu olmamıştır ? :)
"İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. "İşaratül-İcaz | Hurûf-u Mukattat
Mütalaasını M_Safitürk abimizden rica etsek
Allah razı olsun Musahhih kardeşim.İstifade ettik canım...
"İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. "İşaratül-İcaz | Hurûf-u Mukattat
Mütalaasını M_Safitürk abimizden rica etsek
M_Safitürk abimizin hakkını saklı tutup ,başka bir üyeden mütalaa rica edelim :)
Fatih_han kardeşimiz bu konuda neler paylaşır bizimle acaba?
Anladığım kadarı:
Insanın kıymetini kendisi tayin eder.yaptıkları tayin eder,davranışları tayin eder.yani bir insan nasıl olduğunu ve neye göre değer alması gerektiğini yaptıkları,hareketleri,düşünce ve söylemleriyle karşı tarafından değer görür veya dikkate alınmazlar..ancak aldığı veya almadığı gördüğü veya görmediği değerler ise kişinin düşünce ve himmetindedir.verebildikleri ve vermesi gerekenlerlendir.
Hedefler ve sıralamalar öncelikler açısındandır ehemniyet arz etmektedirler.asıl önemli bir konuda hedefleri sınırsız ve geniş koyarsanız önem arz edersiniz.
Hizmette ise hedef açık ve geniş olmalıdır.kısa ve dar gedefler ufukları kısa tutar ve önemsiz kılar.
üstadda belirttiği gibi insan hayatında hedefler ve ehemniyetler dünya hayatına göre değilde gerçek hayata göre olmalı ve dünyada geçirilecek zamanın bir imtihan dünyası olduğu ve bu imtihandan sonra gerçek hayatın başlayacağı bu hayata hazır bir şekilde gitmek ve güzel bir yer edinebilmektir.hedefler bu olmalıdır.insan kıymetini dünyada imtihanında yaptıkları ile orantılı olabilir..
Anladığım kadarı:
Insanın kıymetini kendisi tayin eder.yaptıkları tayin eder,davranışları tayin eder.yani bir insan nasıl olduğunu ve neye göre değer alması gerektiğini yaptıkları,hareketleri,düşünce ve söylemleriyle karşı tarafından değer görür veya dikkate alınmazlar..ancak aldığı veya almadığı gördüğü veya görmediği değerler ise kişinin düşünce ve himmetindedir.verebildikleri ve vermesi gerekenlerlendir.
Hedefler ve sıralamalar öncelikler açısındandır ehemniyet arz etmektedirler.asıl önemli bir konuda hedefleri sınırsız ve geniş koyarsanız önem arz edersiniz.
Hizmette ise hedef açık ve geniş olmalıdır.kısa ve dar gedefler ufukları kısa tutar ve önemsiz kılar.
üstadda belirttiği gibi insan hayatında hedefler ve ehemniyetler dünya hayatına göre değilde gerçek hayata göre olmalı ve dünyada geçirilecek zamanın bir imtihan dünyası olduğu ve bu imtihandan sonra gerçek hayatın başlayacağı bu hayata hazır bir şekilde gitmek ve güzel bir yer edinebilmektir.hedefler bu olmalıdır.insan kıymetini dünyada imtihanında yaptıkları ile orantılı olabilir..
Allah(c.c.) razı olsun inşaAllah
Hani ,vecize yazmamışsınız? :)
Hani ,vecize yazmamışsınız? :)
Yazalım bâri..(=
O iki hizmetkâr yolcu ise; biri mütedeyyin, namazını şevk ile kılar;
4. Söz
Mütâlaasını Sedahan keçeliden ricâ etsek..:rolleyes:
Yazalım bâri..(=
O iki hizmetkâr yolcu ise; biri mütedeyyin, namazını şevk ile kılar;
4. Söz
Mütâlaasını Sedahan keçeliden ricâ etsek..:rolleyes:
Ablacım kalp kalbe karşı derler.Ben kaç gündür bu kısma bir vecize ekleyip sizin isminizi düşünüyordum kiii siz ben önce davrandınız...:)
Ama müsadenizle bu iki gün yoğun benim için iki gün sonra eklemeye çalışayım inşallah...:o
Bu bölüm çok güzel inşallah hep güncel tutmaya da çalışalım...
Selam ve Dua ile...
Bu Mütalaaya ara verilmiş galiba.Tekrar devam etsek makbul geçer diye düşünüyorum
O iki hizmetkâr yolcu ise; biri mütedeyyin, namazını şevk ile kılar;
4. Söz
Mütâlaasını Sedahan keçeliden ricâ etsek..:rolleyes:
Öncelikle ablacım Allah razı olsun.Ben ilk okuduğumda tamam bu cümleyi açıklayabilirim diye düşündüm ama kaç gündür zihnimde bir türlü toparlayamadım.Dün gece yazmaya çalışmtım ama nedense olmadı bir türlü ve bilgisayarımı kapatıp kitabımı açtım ve karşıma çıkan mektubu (sanki zorlandığımı anladı Nurlar bana tercüman oldu) öncelikle ekleyip cümlemizi kendi alemimize yansıdığı ve cümleye yansıtabileceğimiz şekilde yazmaya çalışırız inşallah...
Şu fıkra, hakikî ve birinci bir kardeşimiz olan Hakkı Efendinindir.
Mükerreren mütalâa ve kıraat ederek, arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütalâa serdine, bir kelime hattâ bir nokta ilâvesine kendimde cür’et ve kudret bulamadığımdan dolayı, bu babda bir mütalâa dermeyanına imkân göremiyorum. Yalnız, çok yüksek, cihan kadar kıymettar mübarek eserleri okuyup, cehaletimiz hasebiyle idrak edebildiğimiz kadar istifade ve istifâzaya çalışarak müstefid olabilmek, bizim için pek büyük bir nimettir.
HAKKI
Yine Hakkı Efendinindir.
İşbu cihan-kıymet eserin mütalâasında nasıl bulduğumuz istifsar buyuruluyor. Dekaik-i hikmet ve hakaik-i ilmiyeyle tezyin ve tarsin edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütalâa serd etmek, bidâamın fevkindedir.
HAKKI (BARLA LAHİKASI)
Bana cevaben gelen mektublar....
O iki hizmetkâr yolcu ise; biri mütedeyyin, namazını şevk ile kılar;
4. Söz
NAMAZ NAMAZ NAMAZ.....
Namaz deyince aklımıza bir çok şey geliyor lakin cümleleri peşi sıra dizmekte zorlanıyorum.
Hayat bir yolculuk ve bu yolculukta sermayemiz hiç durumda.''Ömür kısa yapılacak işler çok''diyor ya Üstadımız bizler bu kısa zamanı,ömür sermayesini en kârlı bir şekilde tüketmeliyiz.İşte NAMAZ bu kârlı ticaretin kaynağıdır.
(NAMAZ ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanılır 4.söz )
Mesela düşünelim ki az bir para karşılığında büyük kazanç elde edeceğimiz bir iş teklifi bize sunulsa nasıl davranırız.Hiç hayır dermiyiz.Büyük bir istekler belki düşünmeden atılırız.İşte NAMAZ sonunda yüzde yüz kazanç ile elde edeceğimiz bir ibadettir..Ayrıca NAMAZ kılmak sadece kendi aldığı vakti değil namaz arası zamanları da ibadete çevirir.Kul yani mütedeyyin olan, dinini seven, bilen kişi böylesine kârlı bir kazanç karşısında nasıl şevkler durmaz ki..Buraya hemen 4.sözden bir kısmı ekleyelim.
O bilet ise namazdır. Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen, ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder! Zira, bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabul ederse halbuki kazanç ihtimali binde birdir sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimalle kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?
Halbuki namazda ruhun, kalbin, aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü âhirete mal edebilir; fani ömrünü bir cihette ibkà eder. 4.SÖZ
Evet NAMAZIMIZI şevkle kılmak için bir diğer sebebimiz ise ;
"Ve namazı dos doğru kılarlar." (Bakara Sûresi: 3.) Bu cümlenin evvelki cümleyle bağlılığı ve münasebeti gün gibi aşikârdır. Lâkin bedenî ibadet ve taatlerden namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir. Evet, nasıl ki Fatiha Kur'ân'a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri havi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şamildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyamda olan melâikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.
İşaratül-İcaz | 46 (http://www.risaleara.com/oku.asp?id=2550)
Kişi namaz kılmakla tüm ibadetleri ve dünyadaki tüm varlıkları temsilen durur Rabbinin huzuruna sen bir iken,dilin bir zikrederken tüm mevcudat adına seccadenin üzerindesin.Düşünelim ki namaza ayırdığımız en fazla 15 dakika ile bizler hac,zekat,oruç gibi tüm ibadetleri bir arada yapma şansına sahibiz.Hem yaptığımız hareketler ile ağaçları,hayvanları,dağları temsil ediyoruz.Öylesin külli bir ibadet,bir duadır namaz.Burdaki kazancı düşünürsek kişi nasıl olurda namazına kayıtsız isteksiz kalabilir ki ?
Şimdiye kadar hep kazanç,kâr dedik aslında diğer bir sebebimiz Cenab-ı Hakkın huzuruna durmak herşeyini onunla paylaşmak sıkıntını, hüznünü şikayetini O'na bildirmek.. (BEN DERDİMİZ DE SIKINTIMI DA YALNIZ ALLAH'A ŞİKAYET EDERİM...Yusuf Süresi)
Çünkü kime anlatsan seni tatmin edemeyecek.Nedenler ve niçinler ile sorgulayacak.Rabbimiz ise bizi her hatamıza ,her günahımıza rağmen günde BEŞ KEZ bizi huzuruna davet ediyor ve huzuruna kabul ediyor.Sözümüzü kesmeden, biz onun huzurundan ayrılmadan bizi bırakmıyor.
Bizlerin O'nun huzuruna varabilme nimetini anlayıp namazımıza daha şevkle istekle sarılmamız gerekmezmi..?
Kainatın yaratıcısı bizi bizden daha çok seven ve bizi bizden daha iyi anlayan tanıyan yaradanın huzuruna çıkmak için sabırsızlanmaz mı insan ?
Her vakti girdikçe tekrar tekrar büyük zevkle istekle namazına koşmaz mı RAHMANIN HUZURUNA....
Dilimiz döndüğünce bişiler yazmaya çalıştık.Yanlışımız olduysa affola..
RABBİM NAMAZLARIMIZI HAKKIYLA EDA EDEBİLEN KULLARDAN EYLESİN BİZLERİ.HUZURUNDAN ALIKOYMASIN.
''İman ve teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz.''
Beşinci Şuâ
Mütalaasını Mutella ablamızdan rica ediyoruz....:)
Keçeli, her zamanki gibi güzel ve hasbî bir mütalaa olmuş..Tebrikler..
Bilhassa o en başta aldığın mektubla kendini ifâde etmiş olman göz yaşarttı..
Şahs-ı mânevînin, çok bedende tek ruh oluşu bu işte..
Rabbim seni ve cümlemizi bu ruhtan gayr etmesin..
Allah razı olsun kardeşim istifade ettik hamdolsun..
''İman ve teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz.''
Beşinci Şuâ
Mütalaasını Mutella ablamızdan rica ediyoruz....:)
Sıradaki keçeliye, mütalaa pasını veren üye özel mesajla bildirse, belki gözden kaçmış olabilir..:rolleyes:
Ablacım ben bildirdim Mutella ablam da bir kaç güne kadar yazacak inşallah.Ödevine çalışıyor olmalı Mutella ablam...:)
çok faydalı bir bölüm olmuş...ALLAH emeği geçenlerden razı olsun....
Sıradaki keçeliye, mütalaa pasını veren üye özel mesajla bildirse, belki gözden kaçmış olabilir..:rolleyes:
Efendim burdayız inşaallah ..:)
''İman ve teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz.''
Bu dünya imtihan dünyası ve ALLAH (cc): “Ben kulumun zannı üzereyim. Kulum beni andığında, Ben onunla birlikteyimdir. O Beni kendi başına zikrederse, Ben de onu kendim zikrederim. O Beni bir topluluk içinde zikrederse, Ben onu onunkinden daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim. Kulum Bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim'' buyuruyor hadisi kudsisin de...
Bu hadis bize gösteriyorki şahsın hidayeti fiili ve kavli taleb etmesi gerek..
İman, Sa'd-ı Taftazani'nin tefsirine göre; "Cenab-ı Hakkın, istediği kulunun kalbine, cüz-ü ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur" denilmiştir.
İstihdam bir kanaatin neticesidir...İslah bir kabulün tezahürüdür..İman hakka hak diyen bir iradenin doğruya doğru meyline taalluk eden bir nimeti ilahiyedir..
Bu Kur’nın tarzıdır akla kapı açar iradeyi elden almaz..Allah insanı dünyaya yollar..adaletle idrakini kabiliyetine göre verir..İmtihana tutar tercihine müdahale etmez..ne istersen Allah verir…
Mucize bile gösterilse mutlaka ufacıcıkda oLsa Allah bir perde bir sebeb
tahtında o mucizeyi halkdiyor peygamberlere yoksa Ebu cehilde ister istemez Ebubekir gibi iman ederdi ama Ebu cehile mucize değilde, sihir dedirten şey
o perdedir..bedihi değildir hiçbir zaman..
mesela efendimizin parmaklarından su akıyor ya ,aslında parmaklarından direk
akmıyor parmaklarını suyun içine koyuyor sudan alıyorlar alıyorlar bitmiyor
yoksa direk parmaklarından aksa herkes ister istemez iman etmek zorunda kalırdı yine perde var
Yani Allah kulunun cüz-i ihtiyarının sarfını istiyor..gayretini istiyor
Öyle imanı kalbine vermek istiyor
Bedihi olarak zorla mecburen kabul etsinler istemiyor
sorup soruşturup edindiğimiz bilgiler faydalı olur maksatlı paylaştık..:)
"Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar. Onlar beni bırakmadan evvel ben onları يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى demekle bırakıyorum."
Mütalaasını eddai kardeşimizden bekliyoruz..
Allah razı olsun Mutella ablam çok güzel olmuş istifade ettik...
BârekAllah keçeli kardeşim, her bir Nur talebesinin saklı birer cevher
ve bu dehşetli zamanda gizli birer "alim" mesâbesinde,
ehl-i imâna imâni meselelerin izahında birer beliğ hatib olduğuna
böyle hoş mütâlaalarla şahid oluyoruz ya..
Binler hamd ki bizleri bu, "mahşerde Peygamberin a.s.m. gözünün nûru" olan mübâreklere dünyada da şahid kılmış..
Vallahi sizleri melekler alkışlıyor..!
Son vecize de çok güzelmiş..Bakalım ne hakikat incileri derlenecek..Muntazırız..
Maşaallah sedahan VE mutella kardeşlerimizin mutalaallarıındandan istifade ettik Allah razı olsun..
"Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar. Onlar beni bırakmadan evvel ben onları يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى demekle bırakıyorum."
Mütalaasını eddai kardeşimizden bekliyoruz..
iyi de ben heyecanlandım şimdi.....Kardeşler ben buraların yabacısıyım...Hatalarımı siz sonra düzeltin artık....
Bu cümle 3.lemadan alınmış ve lemalar da genelde kalbi meselelerden bahseder. Yani risaleler genelde aklın ayakları olan delillerle ,aklı da kalbin ve ruhun seviyesine çıkarır.Ama bu lema daha çok kalbi olduğundan aklın düsturlarını dinlemeden his ve zevki galeyana getiriyor...(Ve benim de çok sevdiğim bir risaledir...:).... tabi bize ne ya diyebilirsiniz burada...)
Her ne ise يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى "herşey helak olup gidicidir.O ' na bakan yüzü müstesna .Hüküm ve hükümranlık O' nundur. Siz de O ' na döndürüleceksiniz . " Ayetinin bir nevi tefsiridir....Hususan Nakşilerin reisleri bu يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى cümlelerini kendilerine özel bir hatme yapmışlardır.....
Burada mutella kardeşimizin bahsettiği birinci " Ya Baki entel Baki " ...
Cenab - Hak insanı camii bir mahiyette yaratmıştır...Bu yüzden de insan bilsin bilmesin herşeyle alakadardır...Bu camii mahiyetine de hadsiz bir muhabbet konmuştur... Küçük , büyük herşeye karşı fıtri bir muhabbeti vardır ...Bu yüzden ayrılıklar insanın mahiyetinde hadsiz yaralar açmaktadır....Çünkü muhabbeti hadsizdir...Mevcudatın yapısı ise bu muhabbeti taşıyamayacak yapıdadır...Çünkü sürekli bir değişim ve ayrılık sözkonusudur...Bu da insana daima azap veriyor , yaralar açıyor...
Bu acıların sebebi ise kendisidir.Çünkü , kalbine yerleştirilen hadsiz muhabbet hadsiz bir güzelliğe sahip bir zata yönlendirilmek için konmuştur.İnsan ise fani şeylere bu hadsiz muhabbeti harcayarak zulmetmektedir....
İşte yaptığı bu kusurdan temizlenmek için fani sevgililerden alakayı kesmesi gerekmektedir...Çünkü kendisi alakayı kesmezse bile zaten o fani sevgililer onu terkedecektir....İşte birinci يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى cümlesi "Bâki-i Hakikî yalnız sensin. Senden başkası fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz." manasını ifade ediyor.
Sevilen şeyler ancak O ' nun muhabbetiyle sevilir...Yani kendi adına bir çiçeği sevmek zulümdür.Mana - i ismiyle mevcudata bakmak zulümdür...Ne güzeldir değil , ne güzel yapılmıştır olacak...Mana - i ismiyle değil , mana - i harfiyle mevcudata bakılacak...Mevcudat kendini göstermiyor , başka birini işaret ediyor...Öyleyse herşeyin üstündeki fena damgasını okumak lazımdır...Herşeyi يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى diyerek bırakmamız gerekiyor...
İkinci يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى cümlesi hadsiz cerihalara hem merhem , hem tiryak oluyor....
Kızım başımda ingilizce çalışıyor...Eğer alakasız cümleler kurduysam affınıza sığınıyorum...Benden bu kadar....
Bugün kader risalesini işledik....Bu yüzden benim sorum da ondan olsun...
"Evet, mânen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây-ı istimâli var; fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, yeisin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa, maâsî ve istikbâliyâtta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebep olsun. Demek, kader meselesi teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, imâna girmiş. Cüz-i ihtiyârî, seyyiâta mercî olmak içindir ki akîdeye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir."
Bu cümlenin mütalaasını asayımusa kardeşimden bekliyorum...
Rabbim razı olsun cümleten.
Bu arada eddai kardeşimizi tebrik etmeden geçemedik,
maşaallah çok güzel bir açıklama olmuş..:)
Maşaallah eddai istifade ettik Allah razı olsun..
ALLAH razı olsun cümleten...Açıklamaların güzel ve istifadeli gelmesi okunan kaynağın ve sizlerin güzel görüşlerinizden... ALLAH istifadelerimizi bol kılar inşaallah...:)
Maşaallah..
ŞUALAR'da bir mektupta diyor ya Üstadımız :
"... Ve buna karşı da herbiriniz herbirisine birer tesellici ve ahlâkta ve sabırda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mücîb ve güzel seciyelerin in'ikasında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan ziyade sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum."
Adeta, maddeten mesafeler ne kadar uzak olursa olsun, iletişim çağının önemli bir ağında, her birimiz NURUNALANUR DERSANEMİZDE, bu ve benzer bölümler ile, birbirimize "DERS MÜZAKERESİNDE BİRER ZEKİ MUHATAP" olmak adına, istifadelerimizi paylaşabiliyoruz.. Elhamdülillah.. Gerçekten ne kadar büyük bir nimet.. Rabbimiz, şükrünü eda edebilmeyi ihsan eylesin..
Kardeşlerimizin mütalaalarından çok istifade ediyoruz.. İnşaallah devam da edeceğiz..
Zannediyorum, ASAYIMUSA kardeşimiz sırada.. :) Bekliyoruz inşaallah..
Dua ile..
Bugün kader risalesini işledik....Bu yüzden benim sorum da ondan olsun...
"Evet, mânen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây-ı istimâli var; fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, yeisin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa, maâsî ve istikbâliyâtta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebep olsun. Demek, kader meselesi teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, imâna girmiş. Cüz-i ihtiyârî, seyyiâta mercî olmak içindir ki akîdeye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir."
Bu cümlenin mütalaasını asayımusa kardeşimden bekliyorum...
sanırım asayımusa kardeşimiz yok...Çünkü hiç ses çıkmadı...Yerine cevabını sedahan kardeşten mi alsak ? Doğum günü hediyesi olarak... : ))))
sanırım asayımusa kardeşimiz yok...Çünkü hiç ses çıkmadı...Yerine cevabını sedahan kardeşten mi alsak ? Doğum günü hediyesi olarak... : ))))
Ablam düşündüğünüz için teşekkür ederim ama ben biraz daha bekleyelim derim belki kardeşimiz ödevine hazırlanıyordur ne dersiniz;)
Bekleyelim bir müddet olmazsa inşallah bakalım...
Kusuruma bakmayın.. en kısa zamanda mütalaasını yapıcam. bende anlamaya çalışıyorum :)
Bugün kader risalesini işledik....Bu yüzden benim sorum da ondan olsun...
"Evet, mânen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây-ı istimâli var; fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, yeisin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa, maâsî ve istikbâliyâtta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebep olsun. Demek, kader meselesi teklif ve mesûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, imâna girmiş. Cüz-i ihtiyârî, seyyiâta mercî olmak içindir ki akîdeye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir."
Bu cümlenin mütalaasını asayımusa kardeşimden bekliyorum...
Asayımusa kardeşimizin hakkını saklı tutalım kendisi geldiğinde ve hazır olduğunda mütalaasını ekler inşallah...
Yeni biz vecize ve bir isim verelim de kardeşimiz hazır oluncaya kadar biz yine devam edelim inşallah sizlerde uygun görürseniz.Bu bölüm güzel oluyor:)....
''Kanaat ve iktisat, maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder.''
Mütalâasını BETUS kardeşimizden rica edelim...:)
''Kanaat ve iktisat, maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder.''
Mütalâasını BETUS kardeşimizden rica edelim...:)
en kısa zamanda mütalaa etmeye çalışacağım inş.:)
KANAAT VE İKTİSAT… ÜSTADIN GEÇİM KAYNAĞI VE TALEBELERİNE ISRARLA SÖYLEDİĞİDİR İKTİSAT VE KAANAT VE BUNLARA YÖNELİK AYETLER VE HADİSLERDE VARDIR.
KANAAT ETMEK : ELİNDE OLANIN KIYMETİNİ BİLİP ONLA YETİNMEK VE GEÇİNMEK , KENDİSİNDE OLMAYAN HİÇBİRŞEYE GÖZÜNÜ DİKMEDEN, MALIN MÜLKÜN VE DİĞER BÜTÜN SAHİP OLUNAN ( HERŞEYİN SAHİBİ ALLAH’TIR) ŞEYLERİN OLDUĞU KADARIYLA YETİNMEK BUNA RAZI OLMAK MALIN AZ OLUŞUNDAN KORKMADAN KENDİNİ HERZAMANHERŞEYİN ÇOĞUNU BULMAK İÇİN YORMAMAKTIR.
KANAAT ETMEK SADECE RIZIKLA SINIRLANDIRILAMAZ ELBETTE, SEVGİYE ,PARAYA,SAĞLIĞA,VARLIĞA, YOKLUĞA VE BENZERİ AKLA GELEBİLECEK HERBİŞEYE KANAAT ETMEK.
600 TL İLE GEÇİNEN AİLEDE VAR 6000 TL İLE GEÇİNEN AİLEDE VE İNSANLAR KANAATLARINA GÖRE DOYARLAR ,İKTİSATLARINA GÖRE ZENGİN OLURLAR VE ŞÜKÜRLERİ DERECESİNCE MÜKAFAT GÖRÜRLER.
İKTİSAT İSE: ELİNDE NE VARSA O OLANI ÖLÇÜYLE, DENGELİ KULLANMAK, ELİNDE OLANI ZAMANA YAYMAK VE UZUN SÜRE KULLANA BİLMEKTİR.
ALLAH RESULÜ S.A.V maddi hayatımızın temel iki prensibini şöyle belirtir:
“İktisat eden geçim sıkıntısı çekmez.” (Ahmed, Tebaranî, Heysemî)
“Kanaat, hiç tükenmeyen bir hazinedir.” (Tebaranî)
İNŞAALLAH BİLİYOR VE İNANIYORUZ Kİ RIZKI VEREN ALLAHTIR VE YARATTIĞI HİÇBİR CANLIYI RIZIKSIZ BIRAKMAYANDIR.
Bir nev’î zîhayat ve rızka muhtaç olan eşcar yerinde durup, onların rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvânat, hırsla rızıklarının peşinde koştuklarından, ağaçlar gibi mükemmel beslenmiyorlar.
Hem hayvânat nev’înden balıkların en aptal, iktidarsız ve kum içinde bulunduğu hâlde mükemmel beslenmesi ve umumiyetle semiz olarak görünmesi, maymun ve tilki gibi zekî ve muktedir hayvânat sû-i maişetinden alîz ve zayıf olması gösteriyor ki, vasıta-ı rızık iktidar değil, iftikardır.
Hem, insanî olsun, hayvanî olsun, bütün yavruların hüsn-ü maişeti ve süt gibi hazine-i rahmetin en lâtif bir hediyesi, umulmadık bir tarzda onlara zaaf ve aczlerine şefkaten ihsan edilmesi; ve vahşî canavarların dıyk-ı maişetleri dahi gösteriyor ki, vesile-i rızk-ı helâl acz ve iftikardır, zekâ ve iktidar değildir.
MEKTUBAT..
EVET BU KISIMDA ÜSTADIN SÖYLEDİĞİ GİBİ
Bir nev’î zîhayat ve rızka muhtaç olan eşcar yerinde durup, onların rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvânat, hırsla rızıklarının peşinde koştuklarından, ağaçlar gibi mükemmel beslenmiyorlar.
ALLAH ZATEN RIZKINI VERİYOR, RIZIK KAZANACAĞIM DİYE, GEÇİM DERDİYLE İNSANLAR ASIL KULLUK VAZİFELERİNİ UNUTUYOR YA DA AKSATIYOR VE SONUCUNDA RIZKI AZALIYOR EMANET OLAN MALININ MÜLKÜNÜN BEREKETİ TÜKENİYOR
ASLINDA BU KANAAT VE İKTİSAT ÇOK ÖNEMLİ BİR MEVZU ANCAK ÇOKTA FAZLA İFADE ETMEK NASİP OLMADI İNŞAALLAH ZAMANLA DAHA GÜZEL ANLAYIP MÜTAALA ETMEK NASİP OLUR.]
SELAMETLE..
KANAAT ETMEK : ELİNDE OLANIN KIYMETİNİ BİLİP ONLA YETİNMEK VE GEÇİNMEK , KENDİSİNDE OLMAYAN HİÇBİRŞEYE GÖZÜNÜ DİKMEDEN, MALIN MÜLKÜN VE DİĞER BÜTÜN SAHİP OLUNAN ( HERŞEYİN SAHİBİ ALLAH’TIR) ŞEYLERİN OLDUĞU KADARIYLA YETİNMEK BUNA RAZI OLMAK MALIN AZ OLUŞUNDAN KORKMADAN KENDİNİ HERZAMANHERŞEYİN ÇOĞUNU BULMAK İÇİN YORMAMAKTIR.
İKTİSAT İSE: ELİNDE NE VARSA O OLANI ÖLÇÜYLE, DENGELİ KULLANMAK, ELİNDE OLANI ZAMANA YAYMAK VE UZUN SÜRE KULLANA BİLMEKTİR.
BârekAllah..
(kabir): mü'min için, zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır.
bu vecizenin mütaalasını kaderim kardeşimizden rica edelim inşaallah.
Allah razı olsun Betuş kardeşim.İstifadeli bir çalışma olmuş.Teşekkür ederiz...Bakalım sıradaki kardeşim bizimle neler paylaşacak...:)
(kabir): mü'min için, zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır.
Ölüm
Her insanın dünyada yaşayacağı belirli bir süre vardır. Bu süre bitince insan ölür. İnsan, beden ve rûhun birleşmesinden meydana gelen bir varlıktır. Bedenimize canlılık ve hareket veren ruhtur. Allah'ın takdir ettiği zaman gelince ruh bedenden ayrılır. Ruhun bedenden ayrılması olayına "ölüm" denir. Ölüm, her insan için takdir edilmiştir. Bundan
kurtuluş yoktur.
Bu gerçek Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildiriliyor:
"Her canlı ölümü tadacaktır."
"Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm size yetişecektir."
Ölüm, yok olmak demek değildir. Geçici olan dünya hayatından sonsuz olan ahiret hayatına geçiştir. Allah'a karşı görevini yapanlar için ölüm, daha yüksek hayata kavuşmak için açılan bir kapıdır.
Kabir
İnsanın ölümünden, kıyamet günü yeniden dirilmesine kadar geçecek olan zamana "kabir hayatı"; bu zaman içinde bulunacağı yere de "kabir" denir. İnsan ölünce bedeni çürür, toprağa karışır, fakat bedenden ayrılan rûhu ölmez. İnsan kabire konulunca Münker ve Nekir adındaki melekler tarafından sorguya çekilir. Sorulara doğru cevap verenler için kabir, bir istirahat yeri; cevap veremeyenler için ise azâp yeri olacaktır.
Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz kabrin durumunu şöyle açıklıyor:
"Kabir (kişinin dünyadaki iş ve davranışlarına göre) ya cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur."
İnsan doğar ve ölür Doğmak varsa, ölmek de var Hayat varsa, ölüm de var Bu bizim için mukadderdir, Allah’ın yazgısıdır Nitekim Kur’ân, “Ölümü de, hayatı da yaratan Allah’tır” buyurur Demek ölüm, hayat gibi, Allah’ın yarattığı bir şeydir O halde ölüm gerçeğini kabul edip, buna göre hazırlanmak bizim için en çıplak gerçektir Bir ölüm gördüğümüzde, yaşlı olsun, genç olsun fark etmez; “şimdi ben ölmüş olabilirdim” diyerek ibret almamız ve ahirete yönelmemiz yerinde bir davranış olur
Diğer yandan, inanan ve Allah korkusu yaşayanlar için ölüm hiç korkunç bir gerçek değildir, kabir hiç korkunç bir mülk değildir Korktuklarımızdan Allah’a sığınmamız inşallah bizim için yeter.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri Kur’ân’dan süzerek bildiriyor ki, mü’min için ölüm faniden bakiye doğru bir yer değiştirmekten ibarettir.Kabir de karanlıklı bir kuyu ağzı değil, nurlu âlemlerin kapısıdır.Asıl karanlıklı olan yer ise, bütün ihtişamıyla önümüzde süzülen dünyadır.Öyleyse, dünya karanlığına elveda deyip cennetler bahçesine çıkmak, cismani hayatın zorluklarından kurtulup, rahat âlemine uçmak ve ruhların uçuşup durduğu meydana geçmek, yaratılmışların sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp Rahman’ın huzuruna gitmek bin can ile arzu edilen bir seyahattir
İmam-ı Gazali, mü’minin ölür ölmez mahpus gibi bir dünyadan kurtulduğunu, karanlık bir evde hapsedilip, birden bire geniş bir bahçeye kapısı açılan bir odaya geçen insan gibi ferahlık duyduğunu, bu yüzden tekrar dünyaya dönmek istemediğini kaydediyor.
Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Bir mü’minin ruhu bedeninden ayrılınca, daha önce ölmüş ve Allah katına yükselmiş olan merhum ruhlar önden gelen bir müjdeci gibi onu karşılarlar Onlardan bir kısmı: “Bırakınız, kardeşiniz bir nefes alsın Çünkü o büyük zorluktan yeni kurtulmuştur” derler.
İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı,onun ruhudur.
Mütalâasını emine kardeşimizden bekliyoruz...:)
İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı,onun ruhudur.
Mütalâasını emine kardeşimizden bekliyoruz...:)
En kısa zamanda paylaşacağım inşaAllah....
İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. ..... bir mu'cize-i gaybiye-i gösteren uzun bir hakikata kısa bir işarettir.] ...
İnsanın canını sevmesi fıtrîdir, yani doğuştandır. Can hayat demektir, var olmak demektir.. Mal ise, her şahsın kendi elinin altında bulunan dünyalığı temsil eder..
Can mala tutkundur, çünkü dünyada ancak bedenle var olabilir. Beden dünyalıdır ve dünyalığa muhtaçtır. Hal böyle olunca, insan en başta canını, sonra da malını her şeyin üstünde tutar. Gönlünde bu ikisine karşı daha büyük bir muhabbet ve bağlılık besler.
insanoğlu, geçici olarak kendisine bahşedilen iki büyük nimeti, o ikisinden daha değerli olan ebedi cennet karşılığında tekrar Rabbine
satabilir.Bu muamelede satıcı kul, satın alan Rabbi, satın alınmak istenen can ve mal, bedeli cennettir.
Kur’an-ı Kerim bu alışverişi; “Allah, karşılığında cenneti vererek, müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 111) diye tescil eder.
İnsan fıtraten bekâya müteveccihtir ve şiddetle arzu eder...
Buna mukabele edecek vâridatı ancak Ruhu bildiğinden, cism-i cesedi, onu kabir kapısına kadar taşıyacaktır....
Kur’an-ı Kerim bu alışverişi; “Allah, karşılığında cenneti vererek, müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 111) diye tescil eder.
Allah(cc) razı olsun kardeşim...
Ecmain Kader-im kardeşim:)
Maşaallah, oldukça istifadeli mütaalalara vesile oluyor bu bölüm.. ALLAH KABUL ETSİN.. :)
Kabir de karanlıklı bir kuyu ağzı değil, nurlu âlemlerin kapısıdır.Asıl karanlıklı olan yer ise, bütün ihtişamıyla önümüzde süzülen dünyadır.
Elhak, sekizinci sözdeki kuyu içindeki ejderhadan kurtuluş mânâsı da çok güzeldir..
BârekAllah keçeli..
İnsan fıtraten bekâya müteveccihtir ve şiddetle arzu eder...
Buna mukabele edecek vâridatı ancak Ruhu bildiğinden, cism-i cesedi, onu kabir kapısına kadar taşıyacaktır....
Sadakte, bu ebediyet arzusudur ruhu kıymetli kılan..
Dünyalık hiçbir servet de o en kıymetli varlığımız olan "ruh" un kaybını telâfi edemez..
İşte, her kişinin aynasına ayrı ayrı vurmuş nurların semereleri..BarekAllah..
"Zaman değişmiş, asır başkalaşmış,herkes dünyaya dalmış,hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur." (Sözler)
Mütaalasını paylaşımlarından çokça istifade etttiğim asilNur abimizden rica edelim.....
"Zaman değişmiş, asır başkalaşmış,herkes dünyaya dalmış,hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur." (Sözler)
Mütaalasını paylaşımlarından çokça istifade etttiğim asilNur abimizden rica edelim.....
Tamam inşaallah VAZİFE görülmüştür.. :) Bulduğumuz ilk fırsatta, manadan istifade etmek için bir çalışma yapacağız..
Rabbimiz istifadelerimizi ziyade eylesin.. AMİN..
Vesselam..
"Zaman değişmiş, asır başkalaşmış,herkes dünyaya dalmış,hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur." (Sözler)
Zaman değişse de, hatta Uzay çağına da gelinse; insanlık tarihinin başlangıcından, şu zamana kadar geçerliliğini ve tazeliğini hiç kaybetmemiş öyle değişmez, kat’i bir hakikat var ki.. Bu hakikat da, hangi zamanda olursanız olun, hatta süresi de çok önemli değil, o hayatın, birgün MUTLAKA BİTECEK ve ÖLÜME DEĞİŞECEK olması gerçeğidir..
Adeta bu paylaşımdan evvel, bu hakikati biraz daha yakından hissederek yazmak için, bir cenaze merasimine katılmayı nasip etti Rabbim.. Camiye, mezarlığın içinden geçilerek gidiliyor.. Namaza giderken, cenazenin birazdan defnedileceği, bir buçuk metre derinlikte kazılmış mezarının yanından geçtik.. Eğilip, kazılan mezara baktım.. ONBİRİNCİ MESELE’de geçen şu hakikat geldi alemime :
“Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferidde bir tecrid-i mutlak içindeki tevahhuş ve me'yusiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, hararetlendiler; âlem-i ervaha pencereler açıldı. Ben de şimdi hayalen ve istikbalde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.”
İlmelyakin de olsa, kalbime ümid ve NUR serpti.. Bir kez daha, Risale-i Nur nimetine şükür ile “İnşaallah, kabirde de –bu şekilde- imdadımıza yetişir” diye dua ettim.. AMİN..
İşte, mezarlık ziyaretlerine bunca tergibatın sırrı bu olsa gerek; “HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR” kaziyesini, hayatın gaflet perdelerini aralayıp tefekkür ettirebilmek.. Ve o tefekkür ile, çok kıymetli ömür sermayesini, heveslerin uğrunda bad-ı heva sarfetmekten, nefsin elini çektirebilmek..
Yine başka bir yerde :“Madem dünyada HAYAT var, elbette insanlardan HAYATIN SIRRINI ANLAYANLAR ve hayatını sû'-i istimal etmeyenler, dâr-ı bekada ve Cennet-i bâkiyede, hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır.” diyor ya Üstadımız..
Evet..Madem HAYAT var, elbette tekamül kanununa tabi olan her varlık için mutlak bir son olan ÖLÜM de olacaktır. Bu risalenin başında üstadımız DEVE KUŞU örneğini vermiş.. Mükemmel bir örnek.. Deve kuşu, başını kuma sokmak ile nasıl ki avcının hedefi olmaktan kurtulamıyor, öyle de “zamanın değişmesini, asrın başkalaşmasını” mazeret gösteren insanlar da, ölüm meleği Azrail (a.s.)’ın hedefinden kur-tu-la-ma-ya-cak-lar-dır… Deve kuşu gibi, YALNIZ KENDİLERİNİ KANDIRMAKTAN öte geçemeyeceklerdir..
Ve “herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur” mazereti ise..
Yine bu risalede geçiyor :”Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.”Çünkü anne rahminden TEK KİŞİ olarak bu dünyaya gönderilen insanlar, kabre TEK KİŞİ kondukları gibi, hesaplarını da TEK BAŞINA verecekler.. Demek ki, buradaki HERKESİN ortak hataları, bizi kurtarmak için yeterli olmayacak..
Son olarak “Derd-i maişet” konusunda ise, Risale-i Nur’un bir çok yerinde var, fakat YİRMİBİRİNCİ SÖZ’deki İKAZ’da geçen harika kısmı paylaşarak, bitirmek istiyorum..
Eğer desen: "Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan ve fütur veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-imaişetin zarurî işleridir." Öyle ise ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan; sonra biri gelse, dese ki: "Gel on dakika kadar şurayı kaz, yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın." Sen ona: "Yok, gelmem. Çünki on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak" desen; ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin.”
Eğer SIRF DÜNYA İÇİN YARATILMIŞ OLSAYDIK, tamamdı.. Ama şu kısacık dünya, EBEDİ BİR HAYATIN KAZANIM YERİ.. O kadar ehemmiyetli, o kadar değerli ki..
Ve tabi, rızk taahhüd altında.. Zaruri rızkı, Rabbimiz bize taahhüd etmiş.. Farz namazı kıldıktan sonra, çoluk-çocuğunun rızkını helal yoldan tedarik etmek için ÇALIŞMAK da bir ibadet hükmünü alıyor.
Eğer Ruhumuzun rahatını, kalbimizin teneffüsünü düşünüyorsak, -ki bunların olmadığı yerde TÜM DÜNYANIN VARLIKLARI da bizim olsa, sıkıntıdan başka bir şey vermiyor- bu İNSAN HARİKA MAKİNASINI yaratan yaratıcının, bu makinayı nasıl kullanmamız gerektiğini, kısa ama hayat kadar uzun bir şekilde özetlediği şu ayete kulak vermek gerektir: “KALBLER ANCAK ALLAHI ZİKRETMEKLE MUTMAİN OLUR”
O zaman, derd-i maişet de bizim için bir özür olamaz..
Şimdilik alemimize gelenler bunlar.. Rabbimiz Risale-i Nur’dan istifadelerimizi daim ve ziyade eylesin.. Bu hakikatleri HER İKİ HAYATIMIZA “HAYAT” YAPABİLMEYİ ihsan eylesin.. Amin..
Vesselam..
"Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir."
(Yirmibeşinci Söz/BİRİNCİ ŞU'LE:/ÜÇÜNCÜ ŞUA:/İkinci Cilve)
Yukarıdaki cümlenin açılımı da Cennetasa ablamızdan rica edelim inşaallah..
Ve “herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur” mazereti ise..
Zaten "sarhoş" olana özenilir mi..?
Adı üstünde "sarhoş"..Bahanesi bile komik..
Ama işte, bu komikliği farketmiyoruz derd-i mâişet peşinde
ve ahireti hesaba katmadan yalnız dünyaya koşturmak sırasında düştüğümüz hâller,
aynen o "sarhoş" tâbiri gibi hem komik hem acınası hâller..
Rabbim cümlemize iki cihan saadetine mazhar rızıklar nasib etsin..
"Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir."
(Yirmibeşinci Söz/BİRİNCİ ŞU'LE:/ÜÇÜNCÜ ŞUA:/İkinci Cilve)
Yukarıdaki cümlenin açılımı da Cennetasa ablamızdan rica edelim inşaallah..
Eyvah, burayı unutmuşum..http://www.nurforum.org/forum/Smileys/default/cryku5.gif En kısa zamanda inşAllah..
Eğer SIRF DÜNYA İÇİN YARATILMIŞ OLSAYDIK, tamamdı.. Ama şu kısacık dünya, EBEDİ BİR HAYATIN KAZANIM YERİ.. O kadar ehemmiyetli, o kadar değerli ki..
Ve tabi, rızk taahhüd altında.. Zaruri rızkı, Rabbimiz bize taahhüd etmiş.. Farz namazı kıldıktan sonra, çoluk-çocuğunun rızkını helal yoldan tedarik etmek için ÇALIŞMAK da bir ibadet hükmünü alıyor.
Eğer Ruhumuzun rahatını, kalbimizin teneffüsünü düşünüyorsak, -ki bunların olmadığı yerde TÜM DÜNYANIN VARLIKLARI da bizim olsa, sıkıntıdan başka bir şey vermiyor- bu İNSAN HARİKA MAKİNASINI yaratan yaratıcının, bu makinayı nasıl kullanmamız gerektiğini, kısa ama hayat kadar uzun bir şekilde özetlediği şu ayete kulak vermek gerektir: “KALBLER ANCAK ALLAHI ZİKRETMEKLE MUTMAİN OLUR”
O zaman, derd-i maişet de bizim için bir özür olamaz..
Maşaallah kardeşim.Allah Razı olsun istifadeli bir paylaşımdı..
Güzel paylaşımlar olmuş.Allah razı olsun kardeşlerimizden.
Eyvah, burayı unutmuşum..http://www.nurforum.org/forum/Smileys/default/cryku5.gif En kısa zamanda inşAllah..
Eyvah..http://www.nurforum.org/forum/Smileys/default/cryku5.gif
"Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir."
(Yirmibeşinci Söz/BİRİNCİ ŞU'LE:/ÜÇÜNCÜ ŞUA:/İkinci Cilve)
Yukarıdaki cümlenin açılımı da Cennetasa ablamızdan rica edelim inşaallah..
HAKKIN ŞEN'İ İTTİFAKTIR.?
Kur’ân-ı Hakîmin hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvazenesi ki;
Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “kuvvet” kabul eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı “cidal” tanır. Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir.”
Halbuki, kuvvetin şe’ni tecavüzdür. Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.
Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı” kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayâtı, hevesat‑ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder.
Hakkın şe’ni ittifaktır. Faziletin şe’ni tesanüddür. Düstur-u teâvünün şe’ni, birbirinin imdadına yetişmektir.
12 SÖZ
FAZİLETİN ŞEN'İ TESANÜDDÜR.?
Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı hasene ile tahallûk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyeye iltica,zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyeye itimad, ihtiyacını görüp gınâ-yı İlâhiyeden istimdad, kusurunu görüp aff-ı İlâhîye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbihhân olmaktır diye, ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
Düstur-u nübüvvet “Kuvvet haktadır; hak kuvvette değildir” der, zulmü keser, adaleti temin eder.
Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı” kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar.
30 SÖZ 2 Cİ MİSAL NÜBÜVVET
Burayı yukardaki açıklama açtığı gibi açağıdaki açıklamayı dahi burası açacaktır..
TEAVÜNÜN ŞEN'İ BİRBİRİNİN İMDADINA YETİŞMEKTİR.?
YEDİNCİ LEM’A
Bak, nasıl sahife-i arz üstünde Zât-ı Ehad-i Samedin hâtemlerini az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebirine bir bak. Göreceksin ki, o kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuhla hâtem-i vahdet okunuyor. Çünkü şu mevcudat bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczaları ve efradları gibi bel bele verip, birbirine karşı muavenet elini uzatıp, birbirinin sual-i hâcetine “Lebbeyk, başüstüne” derler. El ele verip bir intizamla çalışırlar. Baş başa verip zevilhayata hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîme itaat ederler.
Evet, güneş ve aydan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebâtâtın muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde; ve hayvanların zayıf, şerif insanların imdadına koşmalarında; hattâ mevadd-ı gıdâiyenin lâtif, nahif yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında; tâ zerrât-ı taamiyenin hüceyrât-ı beden imdadına geçmelerinde câri olan bir düstur-u teâvünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki, gayet kerîm birtek Mürebbînin kuvvetiyle, gayet hakîm birtek Müdebbirin emriyle hareket ediyorlar.
İşte, şu kâinat içinde câri olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teanuk, bu musahhariyet, bu intizam, birtek Müdebbirin tertibiyle idare edildiklerine ve birtek Mürebbînin tedbiriyle sevk edildiklerine kat’iyen şehadet etmekle beraber; şu bilbedâhe san’at-ı eşyada görünen hikmet-i âmme içindeki inâyet-i tamme ve o inâyet içinde parlayan rahmet-i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayatı onun hâcetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzak ve iâşe-i umumî, öyle parlak bir hâtem-i tevhiddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.
22 SÖZ 2 Cİ MAKAM 7 LEM'A
Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekàsını temin etmektir” diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hükmetmişsin.
Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür.
17 Cİ LEM' BEŞİNCİ NOTA..
HULASAYI BU ÇOK GÜZEL VE MANALI İFADEYLE YAPALIM İNŞALLAH..
EVET
Maddî ve mânevî her şeyde yardımın ve içtimaın büyük kuvvet ve tesiri vardır. Evet, in’ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse, beş olur. Beş içtima ederse on olur. On içtima ederse kırk olur. Çünkü herşeyde bir nevi in’ikâs ve bir nevi temessül vardır. Nasıl ki, birbirine mukabil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezalik, iki üç nükte veya iki üç hüsün içtima ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüt eder. Bu sırra binaendir ki, her hüsün sahibinin ve herbir sahib-i kemâlin emsaliyle içtima etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, içtimaları zamanında hüsünleri, kemalleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!
İşârâtü’l-İ’câz
VESSELAM...
Bu bölüm çok istifadeli olmuş. DEVAM EDELİM inşaallah..
فَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيوةُ الدُّنْيَا وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللهِ الْغَرُورُ
Hülasa: Ayık olan sana tabi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalaletiyle veya medeniyetin sefahetiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tabi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izaleyle ayıltacaktır.
Bizde buradaki siyaset sarhoşluğunun ne manaya geldiğini ve siyaset derken ne anlamamız gerektiğini (Açılımını) MUTELLA ABLA'dan RİCA EDELİM İNŞAALLAH..
Bu bölüm çok istifadeli olmuş. DEVAM EDELİM inşaallah..
فَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيوةُ الدُّنْيَا وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللهِ الْغَرُورُ
Hülasa: Ayık olan sana tabi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiyeyle veya felsefenin dalaletiyle veya medeniyetin sefahetiyle sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tabi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izaleyle ayıltacaktır.
Bizde buradaki siyaset sarhoşluğunun ne manaya geldiğini ve siyaset derken ne anlamamız gerektiğini (Açılımını) MUTELLA ABLA'dan RİCA EDELİM İNŞAALLAH..
MUTELLA ablamızı bekliyoruz..:)
vBulletin v3.8.2, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.