nuryolcusu
22-05-09, 19:36
Risale-i Nurun en mühim özelliklerinden birisi, Kainat ile Kur’an arasındaki kopmaz alakayı isbat etmesidir. Yani ikisi de, Allahın Kitabıdır ve birbirlerini te’yid ve tasdik ediyor; birbirini şerh ve izah ediyor; aynı hakikatları ilan ve isbat ediyorlar.
Bu büyük hakikatlardan birisi Hikmettir. Kainatın neresine bakılsa, hikmetsiz, gayesiz, abes bir şey bulunmaz. Kainatı araştıran ve inceleyen her bir ilim ve fen kolu buna şahittir. Kur’an da birçok ayetlerinde, bu her şeyi ihata eden Hikmetin, Rabbimizin vücub-u Vücuduna ve Vahdetine şahit ve delil olduğu anlatılır. Rabbimizin Hakim olduğu nazara verilir. Hatta Kur’anın isimlerinden birisi de Hakimdir ki, umumiyetle Kur’an-ı Hakim diye ifade ederiz.
Kainatta ve Kur’anda sarahaten görünen Hikmet hakikatı, azami tecelli ile Rasul-i Ekrem asm.da tezahür etmiş. Peygamberimiz hali ve kali ile, ahlak ve hayatı ile, her şeyinde hikmet hakikatına mazhar olmuş ve bilfiil ve bizzat yaşıyarak göstermiştir.
Bu çok uzun ve derin bir mana olduğu için, sadece bir noktaya nazarlarımızı çekmek istiyorum. İsm-i Azam bir tane olduğu halde, her bir Evliya, Asfiya ve Alim farklı bir Esmayı İsm-i Azam bulmalarının bir sırrı, o şahısların istidat ve kabiliyetlerine bakmakla beraber, mühim bir ciheti de, o asrın ihtiyacına bakmasıdır. Yani, o asrın İsm-i Azamı olmasıdır. Bu asrın İsm-i Azamı Hakim ve Rahim isimleridir. Hakim akla, Rahim kalbe bakmaktadır. Risale-i Nur bu iki ismin azami tecellisine mazhar olduğu gibi, bu iki ismi mecz ettirmiş. Ruh ve sair letaife bakan bütün Esmayı da, bu isimlere yardımcı yapmış.
Bir Nur Talebesinin hayatının ve hizmetinin en büyük düsturlarından birisi Hikmettir. Kainat, Kur’an ve Rasulullah asm.dan alınan derslerin hulasası, özü olan Risale-i Nurun heryerinde ve o dersleri bütün letaif ve duygularıyla yaşayan Bediüzzaman Hz.lerinin her halinde görünen hikmeti her bir Nur Talebesi elinden geldikçe yaşamalıdır. Hayatında ve hizmetinde Hakim isminin ve Hikmet sıfatının tecellileri görünmelidir.
Hikmetin insanda net görünmesinin yollarını anlatan bahislerdeki, çok ifadelerinden bir ikisini nazara verip, gerisini sizin müdakkik akıllarınıza havale ediyorum.
İbadet, fikirleri Sâni’-i Hakîm’e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni’-i Hakîm’e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlarıyla tebarüz eder.
Sâni’-i Kadîr, İsm-i Hakem ve Hakîm’iyle bu âlem içinde binler muntazam âlemleri dercetmiştir. O âlemler içinde en ziyade kâinattaki hikmetlere medar ve mazhar olan insanı, bir merkez, bir medar hükmünde yaratmış. Ve o kâinat dairesinin en mühim hikmetleri ve faideleri, insana bakıyor. Ve insan dairesi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. Âlem-i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar; o rızka bakar ve onunla tezahür eder. Ve insanda şuur ve rızıkta zevk vasıtasıyla İsm-i Hakîm’in cilvesi parlak bir surette görünüyor. Ve şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini tarif ediyor.
Sâni’-i Zülcelal’in âlem-i ekberdeki san’atı o derece manidardır ki; o san’at, bir kitab suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütübhanesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o derece hakikatla bağlı ve hakikattan meded alıyor ki, büyük Kitab-ı Mübin’in bir nüshası olan Kur’an-ı Hakîm şeklinde ilân edildi. Hem nasılki kâinattaki san’atı, kemal-i intizamından kitab şekline girdi; insandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi, hitab çiçeğini açtı. Yani o san’at, o derece manidar ve hassas ve güzeldir ki; o makine-i zîhayattaki cihazatı, fonoğraf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvim içinde bir sıbga-i Rabbaniye vermiş ki; o maddî, cismanî, camid kafada; manevî, gaybî, hayatdar olan beyan ve hitab çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kabiliyet-i nutk u beyana, o derece ulvî cihazat ve istidad verdi ki; Sultan-ı Ezelî’ye muhatab olacak bir makamda inkişaf ettirdi, terakki verdi. Yani fıtrat-ı insaniyedeki sıbgat-ı Rabbaniye, hitab-ı İlahî çiçeğini açtı. Hiç mümkün müdür ki: Kitab derecesine gelen bütün mevcudattaki san’ata ve hitab makamına gelen insandaki o sıbgata, Vâhid-i Ehad’den başkası karışabilsin? Hâşâ!..
Bu büyük hakikatlardan birisi Hikmettir. Kainatın neresine bakılsa, hikmetsiz, gayesiz, abes bir şey bulunmaz. Kainatı araştıran ve inceleyen her bir ilim ve fen kolu buna şahittir. Kur’an da birçok ayetlerinde, bu her şeyi ihata eden Hikmetin, Rabbimizin vücub-u Vücuduna ve Vahdetine şahit ve delil olduğu anlatılır. Rabbimizin Hakim olduğu nazara verilir. Hatta Kur’anın isimlerinden birisi de Hakimdir ki, umumiyetle Kur’an-ı Hakim diye ifade ederiz.
Kainatta ve Kur’anda sarahaten görünen Hikmet hakikatı, azami tecelli ile Rasul-i Ekrem asm.da tezahür etmiş. Peygamberimiz hali ve kali ile, ahlak ve hayatı ile, her şeyinde hikmet hakikatına mazhar olmuş ve bilfiil ve bizzat yaşıyarak göstermiştir.
Bu çok uzun ve derin bir mana olduğu için, sadece bir noktaya nazarlarımızı çekmek istiyorum. İsm-i Azam bir tane olduğu halde, her bir Evliya, Asfiya ve Alim farklı bir Esmayı İsm-i Azam bulmalarının bir sırrı, o şahısların istidat ve kabiliyetlerine bakmakla beraber, mühim bir ciheti de, o asrın ihtiyacına bakmasıdır. Yani, o asrın İsm-i Azamı olmasıdır. Bu asrın İsm-i Azamı Hakim ve Rahim isimleridir. Hakim akla, Rahim kalbe bakmaktadır. Risale-i Nur bu iki ismin azami tecellisine mazhar olduğu gibi, bu iki ismi mecz ettirmiş. Ruh ve sair letaife bakan bütün Esmayı da, bu isimlere yardımcı yapmış.
Bir Nur Talebesinin hayatının ve hizmetinin en büyük düsturlarından birisi Hikmettir. Kainat, Kur’an ve Rasulullah asm.dan alınan derslerin hulasası, özü olan Risale-i Nurun heryerinde ve o dersleri bütün letaif ve duygularıyla yaşayan Bediüzzaman Hz.lerinin her halinde görünen hikmeti her bir Nur Talebesi elinden geldikçe yaşamalıdır. Hayatında ve hizmetinde Hakim isminin ve Hikmet sıfatının tecellileri görünmelidir.
Hikmetin insanda net görünmesinin yollarını anlatan bahislerdeki, çok ifadelerinden bir ikisini nazara verip, gerisini sizin müdakkik akıllarınıza havale ediyorum.
İbadet, fikirleri Sâni’-i Hakîm’e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni’-i Hakîm’e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlarıyla tebarüz eder.
Sâni’-i Kadîr, İsm-i Hakem ve Hakîm’iyle bu âlem içinde binler muntazam âlemleri dercetmiştir. O âlemler içinde en ziyade kâinattaki hikmetlere medar ve mazhar olan insanı, bir merkez, bir medar hükmünde yaratmış. Ve o kâinat dairesinin en mühim hikmetleri ve faideleri, insana bakıyor. Ve insan dairesi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. Âlem-i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar; o rızka bakar ve onunla tezahür eder. Ve insanda şuur ve rızıkta zevk vasıtasıyla İsm-i Hakîm’in cilvesi parlak bir surette görünüyor. Ve şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini tarif ediyor.
Sâni’-i Zülcelal’in âlem-i ekberdeki san’atı o derece manidardır ki; o san’at, bir kitab suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütübhanesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o derece hakikatla bağlı ve hakikattan meded alıyor ki, büyük Kitab-ı Mübin’in bir nüshası olan Kur’an-ı Hakîm şeklinde ilân edildi. Hem nasılki kâinattaki san’atı, kemal-i intizamından kitab şekline girdi; insandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi, hitab çiçeğini açtı. Yani o san’at, o derece manidar ve hassas ve güzeldir ki; o makine-i zîhayattaki cihazatı, fonoğraf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvim içinde bir sıbga-i Rabbaniye vermiş ki; o maddî, cismanî, camid kafada; manevî, gaybî, hayatdar olan beyan ve hitab çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kabiliyet-i nutk u beyana, o derece ulvî cihazat ve istidad verdi ki; Sultan-ı Ezelî’ye muhatab olacak bir makamda inkişaf ettirdi, terakki verdi. Yani fıtrat-ı insaniyedeki sıbgat-ı Rabbaniye, hitab-ı İlahî çiçeğini açtı. Hiç mümkün müdür ki: Kitab derecesine gelen bütün mevcudattaki san’ata ve hitab makamına gelen insandaki o sıbgata, Vâhid-i Ehad’den başkası karışabilsin? Hâşâ!..