ASYALI
27-05-09, 13:57
Yıllar bir ırmak misali birçok şeyi de alıp götürmüş benden. Lakin gitmeyen, yerinde sayan bir takım şeyler de var…Hayaller örneğin, ayrılıklar mesela….
Ve ben, tozu alınmamış düşünceler içinde deniz kenarındaki bir kayadan bahsediyorum? Gökyüzü kan ağlıyor; 'Bir martıyı da ağlattım kendimle işte. İçimdeki çocuk garanti intihar eder artık.' Denizin üzerinde bir martı. Gagasında kanlı bir gömlek. Erzurum Tren garından getirdiğini söylüyor.Şimdi anladım beni yaşlandıran yıllar değil hayaller.
ÖlÜmÜn üzengisini kim tutabiliyor ki
Gideni kim geri getirebilir ki.
Tıpkı Yahya Kemal Beyatlı:
Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
Birçok seneler geçti;dönen yok seferinden… dememiş miydi seneler önceden
Sevdalarım var; sonsuzlukla çarpılıp, hiçliğe bölünen. Her tutunuş bir aldanış gibi iğreti duruyor ellerimde, yüreğim karanlığın eşiğinde iki büklüm. Buzun, soğuğun en masum, en yumuşak, en insanî, en doğal hali kar. Korkutmadan iniyor, nazlı bir peri gibi salınarak omuzlarımızdan aşağı. Kuşlar donmuş yine. O kuşlar ki, yıldızları ipe dizer gibi gezinirlerdi bulutların hemen altında... Kuşlara parayla yem alıp, püskürtenlerden nefret ediyorum. Onları fona alıp önünde mutluluk pozu verenleri affedemiyorum. Sahipsizliği, soluksuzluğu göremeyenleredir öfkem. Dirilerini görmeyip, ölülerini gazete sayfalarına basıp, altına gözü sulu mersiyeler düzenler iğrendiriyor beni.
Ve ben parmağımın ucuyla hüzün bulutuna dokunmak istiyorum. Kanadında ıslak hüznü saklayan bulutları kıskanıyorum.
Bu lodos beni hayatta tutuyor, bu yosunlu kaya. Şu nemli soğuk bağlıyor ciğerlerimi yaşama. Gözlerimde hüznün dışından sarkan yaşlar. Ufukta kaderin salladığı tekneler. Küçük taşlar ne kadar şanslı. Kimliksiz, sıradan ve benzeş diğerlerine. Taşa kimliğini veren sanata hasretim. Fazlalığını alıp onu ölümsüzleştiren sanatkâra! Bu lodos sarsıyor bedenimi. Bu rüzgâr sarsıyor ruhumun menteşesi laçka kapısını. Sırtı kanla kaplı asfaltlar ürkütüyor beni.. Esen bu lodos sarsıyor bedenimi. Ruhum bir vestiyer kostümlerime. Ve yollar; üzerinde yeni çiğnenmiş bir köpek cesetleri. Ölümün aşısını bulamadı ki Louis Pasteur!
Martılar, bulutlar kadar yüksekte. Minik gagalarında ıslak hüzünlerine sarmış kanlı gömleği..
Ve ben, üzerine oturduğum şu kayadan ne kadar fazla hisliyim? Denize attığım taş, kişiliğime meydan okuduğu için mi uzaklarda şimdi? Denizi bir kâğıt gibi yırtmak istiyorum, vestiyerimdeki tüm kostümlerimi yakarak!
Erzurum çok hain çünkü….
ASYALI
Ve ben, tozu alınmamış düşünceler içinde deniz kenarındaki bir kayadan bahsediyorum? Gökyüzü kan ağlıyor; 'Bir martıyı da ağlattım kendimle işte. İçimdeki çocuk garanti intihar eder artık.' Denizin üzerinde bir martı. Gagasında kanlı bir gömlek. Erzurum Tren garından getirdiğini söylüyor.Şimdi anladım beni yaşlandıran yıllar değil hayaller.
ÖlÜmÜn üzengisini kim tutabiliyor ki
Gideni kim geri getirebilir ki.
Tıpkı Yahya Kemal Beyatlı:
Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
Birçok seneler geçti;dönen yok seferinden… dememiş miydi seneler önceden
Sevdalarım var; sonsuzlukla çarpılıp, hiçliğe bölünen. Her tutunuş bir aldanış gibi iğreti duruyor ellerimde, yüreğim karanlığın eşiğinde iki büklüm. Buzun, soğuğun en masum, en yumuşak, en insanî, en doğal hali kar. Korkutmadan iniyor, nazlı bir peri gibi salınarak omuzlarımızdan aşağı. Kuşlar donmuş yine. O kuşlar ki, yıldızları ipe dizer gibi gezinirlerdi bulutların hemen altında... Kuşlara parayla yem alıp, püskürtenlerden nefret ediyorum. Onları fona alıp önünde mutluluk pozu verenleri affedemiyorum. Sahipsizliği, soluksuzluğu göremeyenleredir öfkem. Dirilerini görmeyip, ölülerini gazete sayfalarına basıp, altına gözü sulu mersiyeler düzenler iğrendiriyor beni.
Ve ben parmağımın ucuyla hüzün bulutuna dokunmak istiyorum. Kanadında ıslak hüznü saklayan bulutları kıskanıyorum.
Bu lodos beni hayatta tutuyor, bu yosunlu kaya. Şu nemli soğuk bağlıyor ciğerlerimi yaşama. Gözlerimde hüznün dışından sarkan yaşlar. Ufukta kaderin salladığı tekneler. Küçük taşlar ne kadar şanslı. Kimliksiz, sıradan ve benzeş diğerlerine. Taşa kimliğini veren sanata hasretim. Fazlalığını alıp onu ölümsüzleştiren sanatkâra! Bu lodos sarsıyor bedenimi. Bu rüzgâr sarsıyor ruhumun menteşesi laçka kapısını. Sırtı kanla kaplı asfaltlar ürkütüyor beni.. Esen bu lodos sarsıyor bedenimi. Ruhum bir vestiyer kostümlerime. Ve yollar; üzerinde yeni çiğnenmiş bir köpek cesetleri. Ölümün aşısını bulamadı ki Louis Pasteur!
Martılar, bulutlar kadar yüksekte. Minik gagalarında ıslak hüzünlerine sarmış kanlı gömleği..
Ve ben, üzerine oturduğum şu kayadan ne kadar fazla hisliyim? Denize attığım taş, kişiliğime meydan okuduğu için mi uzaklarda şimdi? Denizi bir kâğıt gibi yırtmak istiyorum, vestiyerimdeki tüm kostümlerimi yakarak!
Erzurum çok hain çünkü….
ASYALI