PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Risale-i Nurlardan Müjdeler


m_safiturk
31-05-09, 23:14
İnsan her zaman müjdeye hasret ve müjdeyi beklemede ve de müjdeye müştaktır.Fıtratında müjdeye karşı bir iştiyak vardır.Hoşlanır müjdeden.Şevk duyar,ümitvar olur ve duyguları galeyana gelir müjdelerle.

Onun içindir ki Efendimiz(asm) İncil ve diğer mukaddes kitaplarda müjdelenmiştir.İncil tahrif edilmesine rağmen Hüseyin-i Cisri muhterem 114 yerde Efendimiz(asm) işaretler ve beşaretler tespit etmiştir.

Efendimiz(asm)'de istikbale ait müjdelerle ümmetine kuvve-i maneviye olmuştur.

Kelamların en yücesi olan Kur'an'da da ehl-i iman için ebedi cennetler ve mükafatlar verileceği müjdelenmiştir.

Bizlerde bu şevk ve ümit kelimesi olan müjdelere Risale-i Nurlardan bakmak istedik ve Risale-i Nurlardan istikbale ait müjdeler nelerdir bir araya getirelim istedik.Çünkü Risale-i Nurlarda bu manada çok yerler olduğu kanaatindeyim.İnşallah hem de bir dua hükmüne geçer.

Buraya eklenecek olan Risale-i Nurlardan müjdeler metinlerinin gerekirse izahları da yapılabilir.Sorulacak olan sorularla da konu zenginleştirilebilir.Her kardeşimiz ulaşabildiği müjdeleri burada paylaşırsa inanıyorum ki güzel bir şerh ve izah olabilir.
Şimdiden hayırlı paylaşımlar inşallah.

Abdülbaki

"Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"(Sünuhat)

Ye'sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat'iyemle derim:
İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur'âniye ve imaniye olacak. (Hutbe-i Şâmiye)

İşte, İslâmiyetin hakaiki hem mânen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.(Hutbe-i Şâmiye)

Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.
(Hutbe-i Şâmiye)

Hem nev-i beşer, hususan medeniyet fenlerinin ikazatıyla uyanmış, intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de dine iltica etmeye mecburdur.

Çünkü, acz-i beşerî ile beraber hadsiz musibetler ve onu inciten hâricî ve dahilî düşmanlara karşı istinat noktası; ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyâcâta müptelâ ve ebede kadar uzanmış arzularına medet ve yardım edecek istimdad noktası, yalnız ve yalnız Sâni-i Âlemi tanımak ve İmân etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok...

Kalbin sadefinde din-i hakkın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddî, mânevî kıymetler kopacak ve hayvanatın en bedbahtı, en perişanı olacak.(Hutbe-i Şâmiye)

Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmiş birde fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak. (Hutbe-i Şâmiye)

Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.(Hutbe-i Şâmiye)

Ey Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm camiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki, istikbalin kıt'alarında hakikî ve mânevî hâkim olacak ve beşeri dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'ân'a tâbi olur, ittifak eder. (Hutbe-i Şâmiye)

Evet, şimdi olmasa da, otuz-kırk sene sonra

fen ve hakiki mârifet ve medeniyetin mehasini,bu üç kuvveti tam teçhiz edip,
cihazatını verip, o sekiz mânileri mağlûp edip dağıtmak için
taharrî-i hakikat meyelânını
ve insafı
ve muhabbet-i insaniyeti,
o sekiz düşman taifesinin sekiz cephesine göndermiş.

Şimdi onları kaçırmaya başlamış.

İnşaallah, yarım asır sonra onları darma dağın edecek.(Hutbe-i Şâmiye)

Evet, meşhurdur ki: "En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin." İşte yüzer misallerinden iki misal:

Birincisi: On dokuzuncu asrın ve Amerika kıt'asının en meşhur filozofu Mister Carlyle, en yüksek sadasıyla, çekinmeyerek, filozoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:

"İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslâmiyetin hakkı imiş. Çünkü sair dinler-fakat Kur'ân'ın tasdikine mazhar olmayan kısmı-hiç hükmündedir."

Hem Mister Carlyle yine diyor:
"En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammed'in aleyhissalâtü vesselâm sözüdür. Çünkü, hakikî söz, onun sözleridir."

Hem yine diyor ki:
"Eğer hakikat-i İslâmiyette şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyede iştibah edersin. Çünkü, en bedihî ve zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir."
İşte bu meşhur filozof, İslâmiyet hakkında bu şehadetini, eserinde müteferrik yerde yazmış.

İkinci misal: Avrupa'nın asr-ı âhirde en meşhur bir filozofu Prens Bismark diyor ki:

"Ben bütün kütüb-ü semaviyeyi tetkik ettim. Tahrif olmalarına binaen, beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) Kur'ân'ını umum kütüplerin fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gbi beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser, beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zaruriyatını inkâr etmiş olurlar. Yani, Kur'ân Allah kelâmı olduğu bedihidir."

İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Carlyle ve Bismarck gibi böyle dâhi muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden, ben de bütün kanaatimle derim ki:

Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.(Hutbe-i Şâmiye )
Korkmayınız.Medeniyet, fazilet, hürriyet âlem-i insaniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarure terazinin öteki yüzü şey'en feşey'en hafifleşecektir.

Farz-ı muhal olarak, Allah etmesin, eğer bizi parça parça edip öldürseler, emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üç yüz olarak dirileceğiz.

Başımızdan rezâil ve ihtilâfatın gubarını silkip, hakikî münevver ve müttehid olarak kervân-ı benî beşere pîşdârlık edeceğiz.

Biz, en şedit, en kavî ve en bâkî hayatı intaç eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de İslâmiyet sağ kalır. O millet-i kudsiye sağ olsun.(Münazarat)
__________________

Suâl: "Tarif ettiğin meşrûtiyetin ne miktarı bize gelmiş ve niçin bütün gelmiyor?"

Cevap: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş.

Zîrâ sizin şu vahşetengiz, cehâletperver husumetefzâ olan sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeye cesâret edemez.

Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz.(Münazarat)

Muhterem kardeşlerim,bizim Risale-i Nurlardan paylaşmaya çalıştığımız özellikle istikbale ait müjdelerin kadere taallük eden yönü de var.Onun için yine Risale-i Nurlardan bu manada bir yer ekleyelim ve öyle devam edelim istiyorum.

Yani nasılsa müjdeler var ve bunlar kesinlikle olacaktır rehavetine kapılmamak için;bu müjdelerin ve beşaretlerin biz müslümanlara bakan şartları olduğunu bilmek için bu alıntıyı eklememiz icap ediyor.

Bu müjdelerin şartlarını yerine getiremessek fütuhat ve ferec uzayabilir ve gelmeyebilir.İşte On Altıncı lemadan ilgili kısım:

"Hadis-i şerifte vârit olmuştur ki, "Bazan belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir."

Şu hadisin sırrı gösteriyor ki, mukadderat, bazı şerâitle vukua gelirken geri kalır.

Demek, ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyet bulunduğunu ve o şerâitin vuku bulmamasıyla o hadise de vukua gelmiyor.

Fakat o hadise, ecel-i muallâk gibi, Levh-i Ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbatta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.

İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde, istihraca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallâk oldukları şerâiti bulamadıkları için vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzip etmiyorlar.

Çünkü mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş.

Evet, Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi.

Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.

Nasıl ki, sabık hadisin sırrıyla, sadaka belâyı ref' eder; ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezb eder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi.(On Altıncı Lema)

Suâl: "İnşaallah, tâliimiz varsa biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?"

Cevap: Bîçare tâliinize siz de yardım etmelisiniz.

Bağdat tarrarları gibi olmayınız.

Sizin atâlet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizâm-ı esbâbı reddettiğinden, kâinatı tanzîm eden meşîete karşı temerrüd demektir.

Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder. (Münazarat)
__________________

m_safiturk
31-05-09, 23:18
İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat'iyen dinsiz bir millet yaşamaz.

Rus da dinsiz kalamaz.
Geri dönüp Hıristiyan da olamaz.

Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran
ve hak ve hakikate dayanan
ve hüccet ve delile istinad eden
ve aklı ve kalbi ikna eden Kur'ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir.
O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur'ân'a kılıç çekemez.

(Emirdağ Lâhikası (2))

Ve elbette, hiç şüphe yok ki: Bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan

ve her hükmüne ve dâvâsına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan

ve her dakikada milyonlar hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren

ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde veren

ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten on binler defa dâvâ edip haber veren

ve sarsılmaz, kat'î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat'iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi;

elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse,

maddî veya mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa,

İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'ân'ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri

ve Amerika'nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar.

Çünkü bu hakikat noktasında, kat'iyen Kur'ân'ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mucize-i ekberin yerini tutamaz.(On Üçüncü Söz )

Buradaki müjdeler ne harika.Sadakte Üstadım sadakte.
__________________

İngiltere de Kur’ân’a sarılacak

İngiliz devletinin payitahtında, hatipleri kürsülerinde “Artık İngiltere nin İslâmiyeti kabul etmesi lâzımdır” diyerek bağırdıklarını ve beşeriyetin bütün hakiki ihtiyacatını câmî olan Furkan-ı Hakim’in âyetlerini birer birer okuyup tefsir ve beyan ettiklerini, en son gazetede arkadaşların okuduklarını işitiyoruz diye o kardeşimizin bu havadisine bin elhamdülillah deriz. Evet o devletin hem dünyası, hem saltanatı, hem saadeti onunla kurtulabilir. (Emirdağ Lâhikası, s. 214 )

Suâl: "Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?"

Cevap: Yüz seneden beri harâba yüz tutan birşey, birden yapılamaz.
Size bir misâl söyleyeceğim. Bir bulagbaşı, çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş, sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa, acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi?

Fakat merak etmeyiniz; âkıbet berrak olacaktır. (Münazarat)

Suâl: "Biz me'yus olduk; daha ne vakit bize gelecektir?"

Cevap: Yeis, aczden gelir.

Yeis, mâni-i herkemâldir.

Hamiyet ise, şiddet-i mevânia karşı şiddetle metânet etmektir.

Halbuki şu zaman, mümteniât-ı âdiyeyi mümkün derecesine indiriyor.

Çabuk yeise inkılâp eden hamiyet, hamiyet değildir.

Ben, sizi tenbellikten kurtarmak için, kabahatlerinizi gösteririm.

Ona çabuk gelmek istiyorsanız, işte mârifet ve fazîletten demiryolunu yapınız; tâ ki, meşrûtiyet, medeniyet denilen şimendifer-i kemâlâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek, kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin.

Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir. (Münazarat)


Suâl: "İnşaallah, tâliimiz varsa biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?"

Cevap: Bîçare tâliinize siz de yardım etmelisiniz.

Bağdat tarrarları gibi olmayınız.

Sizin atâlet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizâm-ı esbâbı reddettiğinden, kâinatı tanzîm eden meşîete karşı temerrüd demektir.

Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder. (Münazarat)


"Resâili'n-Nur şakirtleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler."
Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur'âniyenin bir müjdecisi imiş. Haşiye 1.şua

Haşiye
Cihan saltanatından daha ziyade kıymettar bir müjde-i Kur'âniye, bir beşaret-i semâviye bu sayfada vardır.

Kim tevfik isterse, âtetullah ve hilkat ve fıtrat ile âşinalık etmek ve dostluk etmek gerektir.

Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir. Cereyan-ı umumî ise, muhalif harekette bulunanları adem-âbâd hiçahiçe atacaktır.

İşte buna binaen temaşa et. Göreceksin ki, hilkatte cârî olan kavanîn-i amîka-i dakika-ki hurdebîn-i akılla görülmez-hakaik-i şeriat ne derecede mürâat ve muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki, o kavanin-i hilkatin muvazenesini muhafaza etmiştir.

Evet, şu a'sâr-ı tavîlede şu müsademat-ı azîme içinde hakaikini muhafaza, belki daha ziyade inkişafa getirdiğinden gösterir ki, Resul-i Ekrem Aleyhisselâmın mesleği, hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine müessestir.(Muhakemat)

Sual: İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak Haşiye11
Cevap: Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin Haşiye12 mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan -1- sadâsını işiteceksiniz.
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar, şu kitabın Haşiye13 hakaikini hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki, şu kitabın mesâili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet ediyorum.
İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!


Haşiye12
Medresetü'z-Zehrâ'nın Van'daki nümunesi olan ve vefat eden Horhor Medresesinin mezartaşı hükmünde bulunan Van Kalesi demektir.
1 Ne mutlu size!
2 Hatta, misafirlerimizin gölgeleri bile mezartaşımızdan bu sadâyı işitecektir.

Haşiye13
İstikbalde telif edilecek Risale-i Nur Külliyatını hiss-i kablelvuku ile haber veriyor. (Münazarat-87-89)

İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlahi refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'an'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. haşiye

Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulüm-u aliyeyi okumaksızın isal edici bir yol buldum.


Seriüsseyir olan bu zamanın evladına, kısa ve selamet bir tariki ihsan etmek rahmet-i hakimenin şanındandır. Said Nursi

Haşiye:
"Benim Hâlık-ı Rahîmim, o tecridi benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfi bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak, Kur'ân-ı Hakîmin feyzini, olduğu gibi almaya vesile etti." 13.mektub

Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve İslâm için böyle maddî ve mânevî terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl meyus olup ye'se düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i mâneviyesini de kırıyorsunuz?

Ve yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, "Dünya herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır.

Fakat, yalnız biçare ehl-i İslâm için tedennî dünyası oldu" diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.

Mâdem meylülistikmal (tekâmül meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten derc edilmiş.

Elbette, beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa, istikbalde hak ve hakikat, âlem-i İslâmda nev-i beşerin eski hatîatına kefaret olacak bir saadet-i dünyeviyeyi de gösterecek inşaallah.
(Hutbe-i Şâmiye )

m_safiturk
31-05-09, 23:23
Evet, bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın.

Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor.

Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir.

Bazan tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir.

Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşaallah.

Hakikat-i İslâmiyenin güneşiyle, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz......(Hutbe-i Şâmiye )

Fenlerin casus gibi tetkikatıyla ve hadsiz tecrübelerle sabit olmuş ki, kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u bizzat ve Sâni-i Zülcelâlin hakikî maksatları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir.

Çünkü kâinata ait fenlerden herbir fen, küllî kaideleriyle bahsettiği nev ve taifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet gösteriyor ki, ondan daha mükemmel, akıl bulamıyor.(Hutbe-i Şâmiye)

Hem istikra-i tâmme ve tecrübe-i umumî gösteriyor, netice veriyor ki:

Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenalık, hilkat-i kâinatta cüz'îdir.

Maksut değil, tebeîdir ve dolayısıyladır. Yani, meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikati çok hakikatlere inkılâp etmek için, çirkinlik bir vâhid-i kıyasî olarak hilkate girmiş.

Şer, hattâ şeytan dahi, beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş.

Bunlar gibi, cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halk edilmiş.(Hutbe-i Şâmiye )

Hayır ve hak din istikbalde mutlak galebe edecektir.

Tâ ki, nev-i beşerde dahi sair neviler gibi hayır ve fazilet galib-i mutlak olacak.

Tâ beşer de sair kâinattaki kardeşlerine müsâvi olabilsin ve sırr-ı hikmet-i ezeliye nev-i beşerde dahi "takarrur etti" denilebilsin.(Hutbe-i Şâmiye )

...Her halde çabuk başında bir kıyamet kopmazsa, hakaik-i İslâmiye beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve ru-yi zemini temizlemeye ve sulh-u umumiyi temin etmeye vesile olmasını Rahman-ı Rahîmin rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve bekliyoruz.(Hutbe-i Şâmiye)
__________________

Onun için tembellikle günahınız büyüktür.

Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz.

Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti görecek.(Hutbe-i Şâmiye)

Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyiliklerdir. Yoksa, medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki, ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip taklit edip, malımızı harap ettiler. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, seyyiatı hasenatına racih gelmekle, beşer iki Harb-i Umumi ile iki dehşetli tokat yeyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek. (Sünuhat.58)

__________________

Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak,anarşilere, Ye'cüc ve Me'cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.(Hutbe-i Şâmiye)

"Mariz bir asrın,hasta bir unsurun,alil bir uzvunreçetesi;ittiba-i Kur'an'dır.(Hakikat Çekirdekleri)

Evet, şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ıztırarî şecaati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün burudetli husumet-i kâfiranesine maruz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şahittir.

Bununla beraber imanın mahiyetindeki hârikulâde şehamet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mucizeleri gösterebilir.

Birgün olur elbette doğar şems-i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?

(Sünuhat)

Aziz abdulbaki ağabey alıntı yaptığınız Yerlerin çoğu hz.üstadın eski eserlerinden.Yeni said dönemi tabir edilen risalelerde bu meselelere sanki daha farklı bir yaklaşım var gibi.Mesela aşağıdaki alıntıyı nasıl anlıyorsunuz.Lütfen tenkit makamında algılamayın.İstemezseniz cevap vermeyebilirsiniz.

Eski Said'in o hiss-i kablelvukû ile hissettiği ve iki hakîkatin tevilsiz, tâbirsiz bir sûrette beyânı, kısmen kusurlu ve kısmen hilâf görünüyor.
Birinci esas: Ehl-i îmânın me'yusiyetine karşı "İstikbâlde bir nur var" diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kablelvukû ile Risâle-i Nur'un istikbâlde, dehşetli bir zamanda çok ehl-i îmânın îmanlarını takviye edip kurtarmasını hissedip, o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyaset dairelerine bakmış, tâbirsiz, tevilsiz tatbike çalışmış. Siyaset ve kuvvet ve kemmiyet noktasında zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.Kastamonu Lâhikası | Birden İhtar Edilen Bir Mesele

m_safiturk
31-05-09, 23:29
Muhterem kardeşim,evet dediğiniz gibi müjdeler ile ilgili aldığımız yerler daha çok Hutbe-i Şamiyeden.Bunun çok ince sırları olduğuna inanıyorum.(Hutbenin Emevi camiinde verilmesi çok manidar ve müjdeler.)

Biliyorsunuz Üstadımızın hayatı kendi tabirince üç devreye ayrılıyor.

Birinci devre İslamiyetin içtimaiyeti ile ilgili olduğu için daha çok sizinde yukarıda aldığınız gibi bu müjdelerin içtimai ve siyasi hayatta olacağı yönünde izahatlarda bulunmuş.

İkinci devre ise tamamen iman hakikatlerinin tezahur ettiği bir devre ki her şeyin bırakılarak yazılan hakikatlerin hiç bir şeye alet olmaması ve makam gereğince tamamen imanları selamete taşıyacak hakikat-ı iman dersleri makamı olduğu için içtimaiyat ile ilgili eserler telif edilmemiş.Ancak zaman zaman makam gereği Eski Said vazifesi ile ilgili yerlere Yeni Said lisanı ve makamı ile değil Yeni Said devresinde de Eski Said lisanı ve makamı kullanılmıştır.Bu manada Risale-i Nurların bir çok yerlerinde izahatlar vardır.

Üçüncü devre ise Eski ve Yeni said'in mezci ve bileşkesi bir dönemdir ki Afyon hapsinden sonraki üstadımızın hayatıdır.İşte bu devre de Üstadımız vazifeli olduğu Eski Said devresi eserlerini tekrar toplamış,tashih,haşiye ve tanzimini yaparak Risale-i Nurlara dahil etmiştir.İşte biz Risale-i Nurların bütününe ve üstadımızın hayat safhalarının da bütününe bakarak alıntıladığımız yerleri değerlendirirsek mesele daha iyi anlaşılır diye düşünüyoruz.

Konu ile ilgili Yeni Said devresi ile ve Üçüncü said'e geçiş ile ilgili bir kaç yer ekleyelim.

Hz.Üstad'ın hayatının üçüncü Said devresini açık olarak belirten bölüm:"
Isparta hayatı
1950'den sonra

Üstad Said Nursî, Afyon Hapishanesinden 1949'da, bir Eylül sabahı tahliye edildi. İki komiser arasında faytonla bir eve geldi. Yanında hizmetine bakan talebeleri de vardı. Üstadın Afyon hapsinden sonraki hayatında ve hizmet-i Nuriyesinde şu surette bir inkişaf görünür: Bu tarihe kadar Üstad, evinde, geceleri hiç kimseyi bulundurmazdı. Akşamdan tâ kuşluk vaktine kadar kapısı kilitli olarak kalırdı. Afyon hapsinden sonra ise, sadık talebelerinden bazıları hususî hizmetinde kaldı. Üstadın odası daima ayrı idi. Ancak bir hizmet olduğu vakit yanına gelinebilirdi.

Afyon hapsinden sonra Üstad-kendi tabirince-bir nevi Üçüncü Said olarak görünüyordu. Çünkü, bundan sonra hizmet-i Nuriye başka safhalarda tezahür edecekti; küllî bir inkişaf olacaktı. (Tarihçe-i Hayat-İsparta hayatı))

Üstadın hayatının Üçüncü said devresine geçişini ve bu devredeki vazifesinin içtimai ve siyasi vazifenin tamamlaması şeklinde olmasını belirten önemli bir mektur aşağıdadır.

"Afyon Mahkemesine ve Ağırceza Reisine beyan ediyorum ki:

Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldırama-dığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. Şimdi o kadar mânâsız, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet ağır gelmiş, yaşayama-yacağım. Hapsin haricinde yüzler resmî adamla-rın tahakkümlerini çekmeye iktidarım yok. Bu tarz hayattan bıktım. Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi talep ediyorum. Şimdi kabir elime geçmiyor. Hapiste kalmak bana lâzımdır. Makam-ı iddianın asılsız isnad ettiği suçlar, siz de bilirsiniz ki, yok; beni cezalandırmaz. Fakat beni mânen cezalandıracak, vazife-i hakikiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münasipse, sorunuz, cevap vereyim.

Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi.(On Dördüncü Şua )

Bu kısım da eski said eserlerinin de ihtaratla Külliyata dahil olmasıdır.

Aziz, sıddık kardeşlerim,
İşarât-ı Gaybiye-i Gavsiye ve Aleviyede, "Altmış dörtte Risale-i Nur telifce tamam olur." Demek o tarihten sonra, yalnız izahat ve haşiyeler ve tetimmeler olacak. Bu münasebetle iki nokta ihtar etmek kalbime geldi.

İhtar edilen ikinci nokta: Madem Arabîce altmış dörde girdik, işaret-i gaybiye gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur.

Eğer Rumî tarihi olsa, daha iki senemiz var. Halbuki çok mühim yerde yazılmayan ve tehir edilen risaleler kalmış.

Meselâ, Otuzuncu Mektup ve Otuz İkinci Mektup ve Otuz İkinci Lem'alar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış.

Kalbime ihtar edilmiş ki:
Eski Said'in en mühim eseri ve Risale-i Nur'un Fatihası, Arabî ve matbu olan İşârâtü'l-İ'câz tefsiri, Otuzuncu Mektup olacak ve olmuş.

Eski Said'in en son telifi ve yirmi gün Ramazan'da telif edilen, kendi kendine manzum gelen Lemeat Risalesi Otuz İkinci Lem'a olması

ve Yeni Said'in en evvel hakikatten şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şule ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuz Üçüncü Lem'a olması ihtar edildi.

Hem Meyve, On Birinci Şuâ olduğu gibi, Denizli Müdafaanamesi de On İkinci Şuâ ve hapiste ve sonra Küçük Mektuplar Mecmuası On Üçüncü Şuâ olması ihtar edildi. Ben de aziz kardeşlerimin tensiplerine havale ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır; bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.(Emirdağ Lâhikası (1) - Mektup No: 20 )

Bu mektuptan sonra zaten Emirdağ Lahikası-2 telif edilerek “daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.(Emirdağ Lâhikası (1) - Mektup No: 20 )

İşte yukarıdaki aldığım yerlere göre İşaratül İ2caz,mesnevi-i Nuriye,lemaat,savunmalar vb.gibi eski Said dönemi eserleri de ihtaratlar Risale-i Nurlara dahil edilmiştir.

Hatta Emirdağ lahikası 2'de Hutbe-i Şamiye ve Münazarat ile ilgili yerler ve parçalar alınarak bu eserlerin de Külliyata dahil oluşu Üstadımız tarafından gösterilmiştir.Yine On beşinci Şua'ya da Hutbe-i şamiyenin zeyli eklenmiştir.

Bütün bunlardan anlıyorum ki Üstad hazretleri Üç hayat devresinde üç duruş yapmıştır.Çünkü her hayat devresinde ki vazifeler farklı makamları (vazife gereği) gerektirmektedir.

İşte sizin yukarıya aldığınız Kastamonu Lahikası'ndaki mesele Eski Said zamanındaki ilerideki fütuhatın önce geniş dairede tasavvur edilmesidir.Ancak daha sonra Risale-i Nurlar tahakkuk ettikten sonra anlaşılıyor ve kalbe ihtar ediliyor ki o fütuhar adetullaha da muvafık olarak önce Risale-i Nurların iman hakikatleri cihetinden kalplerde ve akıllarda makes bulacaktır.(İman-hayat-şeriat daireleri ile tahakkuk edecektir.)En büyük fütuhat bu olmalıdır.Bu nedenle de Üstad Eski Said eserlerinin bu gibi ifadelerini mektuplarında tashih ederek hakikate uygun bir duruma getirmiştir.
Şimdilik bu kadar,daha da devam edilebilir.
Selam ve dua ile....
__________________
Münazarat namındaki eserde, bazı lâtife suretinde bazı kayıtlar, haşiyecikler bulunur. O eski zaman telifinde zarifü't-tab' talebelerine bir mülâtafe nev'indendir.

Çünkü onlar, o dağlarda beraberindeydiler. Onlara ders suretinde beyan ediyormuş.

Hem bu Münazarat risalesinin ruhu ve esası hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü'z-Zehrâ hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan Risale-i Nur'a bir beşik, bir zemin izhar etmek idi ki, bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevk olunuyordu.

Bir hiss-i kablelvukuyla o nuranî hakikati bir maddî surette arıyordu. Sonra o hakikatin maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı.

Sultan Reşad, 19 bin altın lirayı Van'da temeli atılan o Medresetü'z-Zehrâya verdi, temel atıldı. Fakat sabık Harb-i Umumî çıktı, geri kaldı.

Beş altı sene sonra Ankara'ya gittim, yine o hakikate çalıştım. İki yüz meb'ustan 163 meb'usun imzalarıyla, o medresemize 150 bin banknot iblâğ ederek o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı, onlarla uyuşamadım, yine geri kaldı.

Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn, o medresenin mânevî hüviyetini Isparta vilâyetinde tesis etti.

Risale-i Nur'u tecessüm ettirdi. İnşaallah istikbalde Risale-i Nur şakirtleri o âli hakikatin maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar.(Kastamonıu Lâhikası)

(Şüphesiz Allah'a tâbi olan topluluk gerçek galiplerin tâ kendisidir." Mâide sûresi, 5:56.) âyeti teyid ediyor. Çünkü (inne) deki şeddeli nun bir sayılsa, tam evvelki âyete tevafuk ile, hizbü'l-Kur'ân'ın faaliyetine vasıta olan bir hâdiminin Kur'ân okumaya başladığı bin üç yüz iki tarihine, iki fark ile tevafuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa, bin üç yüz elli eder ki,

bu tarihte Kur'ân'dan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan,
bütün kuvvetleriyle Kur'ân'ın hizmetlerine çalışan, hizbü'l-Kur'ân'ın faaliyeti ve dalâlet ve zındıkaya mânen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise, istikbalde tam galebelerine bir ima-i gaybîdir.(Sikke-i Tasdik-i Gaybî)
__________________


Velhasıl, bir kapı kapansa, inâyet-i İlâhiye daha parlak kapıları Risale-i Nur yüzünden açıyor, yol veriyor.

Risale-i Nur'un mektup ve melfuz hurufatı adedince Cenab-ı Erhamürrâhimîne hamd ü senâ ve şükür olsun. Hâzâ min fadli Rabbî.

Buna binaen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütura merak etmeyiniz.

Zaten şimdiye kadar çalışmalar, tohumlar nev'inde istikbalde kâfi sümbüller verebilir.

Farz-ı muhal olarak, hiç çalışılmasa da yine kifayet eder.

Kat'iyen takarrur etmiş ki, Risale-i Nur hakikatlerin gıdaya ihtiyaç gibi bu zamanda ihtiyaç var.

Bu ihtiyaç ise onu tevakkufta bırakmaz, işlettirecek inşaallah.

Said Nursî
(Kastamonıu Lâhikası )
Anladım ki, risalelerde umumiyetle bir kütle-i i'câz ve Şems-i Sermedî'nin sönmez bir ziya-yı hakikati görünüyor.

Nasıl ki, Kur'ân-ı Hakîm bütün dünyaya, ins ve cinne bin küsur seneden beri nidâ edip, düşmanlarını iskât ve dostlarını müferrah edip, hükmü kıyamete kadar bâkidir.

Öyle de, Kur'ân-ı Hakîmin hakikî müfessiri olan Risale-i Nur ve eczaları, bu zulümatlı perdelerin altından kendilerini gösterip neşr-i envar ettikleri gibi, inşaallah, bir zaman olacak, zulümat perdelerini yırtarak, bütün dünyaya hitap edip, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyânın mucize-i bahiresini ispat edecektir. Cenab-ı Hak ilâ yevmi'l-kıyâm neşr-i envara hizmet eden hadimlerinin teksirini ihsan buyursun.

Hafız Ali (Barla Lâhikası)


Bu dehşetli kainatın fırtınaları ve zeval ve tahribatları içinde ve bu boşluk nihayetsiz fezada herşeyle alakadar olan insan için hakiki teselliyi ve istinat ve istimdat noktalarını yalnız Kur'an veriyor..En ziyade o teselliye muhtaç bu zamanda bu asırda en ziyade kuvvetli bir surette o teselliyi ispat eden gösteren Risale-i nur'dur...

Kastamonu Lahikası

m_safiturk
31-05-09, 23:33
“En temiz ve en doğru din, Müslümanlıktır.” (Meşhur muharrir, müsteşrik, doktor Maurice)

“Zaman geçtikçe Kur’ân’ın ulvî sırları inkişaf ediyor” (Doktor Maurice).

“Zât-ı kibriyâ hakkındaki âyetlerin ulviyeti ve Kur’ân’ın kudsî nezaheti sayısızdır” (Mister John Davenport)

“Müslümanlık tecessüd ve teslis akidesini reddeder. Kur’ân, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofâne bir dimâğa malik olan bir muvahhid, İslâmiyetin nokta-i nazarını kabul etmekte hiç tereddüt etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişâf-ı fikrîmizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.” (İngiltere’nin en meşhur ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon)

“Hâlıkın hukukuyla mahlukâtın hukukunu en mükemmel sûrette ancak Müslümanlık tarif etmiştir.” (Marmaduke Pickthall)

“Kur’ân ile kavânîn-i tabiiye arasında tam bir âhenk vardır.” (Levaune)

“Kur’ân bütün iyilik ve fazilet esaslarını muhtevîdir, insanı her türlü dalâletlerden korur” (Müsteşrik Sedoi)

“Kur’ân öyle bir Peygamber sesidir ki, onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi, saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar.” (Dr. Johnson)

“Kur’ân, Allah’ın birliğine inanmak hakikat-i kübrasını ilân eder.” (Doktor Cıty Youngest)

“...Kur’ân’ın lisânı nezahet ve belagât itibarıyla nazirsizdir; Kur’ân, bizatihî muhteşem bir mu’cizedir.” (Kur’ân’ın mutaassıp münekkidi ve mütercimi Corsele)

“Kur’ân beşeriyete İlâhî bir lütuftur. Kur’ân muzaffer cumhuriyetler meydana getirmiştir.” (Kur’ân âyetlerini nüzûl tarihine göre tercüme eden ve tertip eden İngiltere’nin en mutaassıp papazlarından Rodwell)

“Müslümanlık dünyanın kıvamı olan bir dindir.” (Fransa’nın en maruf müsteşriklerinden Gaston Care)

“Kur’ân bütün dinî kitaplara faiktir..” (Alman âlimlerinden ve müsteşriklerinden Jochahim Du Rulph)

“Resûl-i Ekrem idrak ve şuur timsalidir.” (Profesör Edward Monte)

“Sana muâsır bir vücud olamadığımdan müteessirim ey Muhammed (asm)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap senin değildir. O lâhutîdir. Bu kitabın lâhutî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür... Bunun için beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir.” (Prens Bismark)(İşarat'ül İ'caz'dan )
__________________

On Birinci Kelime
Yani, ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâllerine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fâniden gidip dâr-ı bâkide huzur-u Kibriyaya müşerref olacaklar. Yani, esbab dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya, herkes, kendi Hâlıkı ve Mâbudu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.

İşte, şu kelime, bütün müjdelerin fevkinde şöyle müjde eder ve der ki:

Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği gibi, dünyanın bin sene mesudâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.

Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz.Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki:

Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelinin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.

“…ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar, en evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyetin mücahitleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler.

Onun için tembellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, İnşaallah nesl-i âti görecek.” (Hutbe-i Şâmiye, s. 61)

"Şu asilzade evlâd, şehadetnamelerini aldıktan sonra, herbiri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüç ettirmekle, kader-i ezelînin nazarında feleğin inadına, nev-i beşerdeki hikmet-i ezeliyyenin sırrını ilân edecektir."

"Bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyetle neşv ü nema bulacaktır."

BİRİNCİ MESELE : Birinci Şuada iki üç ayetin işârâtında, Risaletü'n-Nur'un sadık talebeleri imanla kabre gideceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsi bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir ......................

...................

m_safiturk
31-05-09, 23:36
Allah razı Olsun...........

Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's-Semâvâti ve'l-Aradîn, yâ Halıkî ve yâ Halık-ı Külli Şey,

Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlubumu bana musahhar kıl. Kur'ân'a ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur'a musahhar yap. Ve bana ve ihvanıma iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Mûsa Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akılları musahhar kıl. Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü'l-Firdevste mes'ut kıl. Âmin, âmin, âmin.

musahhih
01-06-09, 02:02
Üzerimize düşenleri yerine getirip,müjdelere kavuşmayı Cenab-ı Hakk nasib eylesin

Allah(c.c.) razı olsun

betus
07-07-09, 12:33
Allah razı olsun.. Müjdelere layık oluruz inşaallah..

gulname
07-07-09, 15:22
Allah razı olsun.. Müjdelere layık oluruz inşaallah..

kocaman bir amin:)