asilNUR
17-01-12, 18:06
Bir kardeşimize sual edilmiş ki: Bütün gezegenler ve dünyamız dairesel hareket yapmaktadır. Hikmeti nedir?
Biz de kısa da olsa, bir-iki satırla hatıra gelen manaları not edelim. Hatırına başka manalar gelenler de, fikirlerini beyan etsinler. İlave edelim.
Evvelen: Hikmetini bilmememiz, hikmetsiz olmasına delalet etmez. Çünki, hikmetini bilmediğimiz ve asırlarca bilinmeyen hikmetler, şu andaki bilim ve teknoloji ile bir derece biliniyor. Sonsuz Hikmet sahibi Allahın her yaptığı hikmetlidir. Boş,lüzumsuz, faydasız,hikmetsiz hiçbir fiili yoktur. Ayrıca mesela bir resme, tabloya baktığımızda bazı şeyleri anlasak da, aslında ressamın iç dünyasındaki manaları tam anlamamız mümkün değildir. Bazı şeylerin de hikmetini tam çözemememiz bundan kaynaklanıyor.
Saniyen: Hareketler üçgen olsaydı. Bu sefer neden dairesel veya dörtgen değil derdik. Allahın tercihi böyle olmuş.
Salisen: Geometri ve Hendese ilminde kusursuz şekil olarak daire ve küreden bahsedilir. Eşya ne kadar köşeli ise kırılganlığı artıyor. Ne kadar kavisli ise mükemmele yaklaşıyor.
Rabian: Daire şekli, Arabçada Hu sesini veren He harfinin yazılma şekillerinden biridir. Topak He denilir. Türkçedeki Üçüncü Tekil Şahıs olan "O" ya karşılık gelir. Yani, çok bilinen şahsın, ismini bile söylemeye gerek yoktur. "O" demek kafidir. Yani Kainattaki gezegenler, güneşler, galaksilerden ta atomun elektronlarına kadar her cisim dairesel hareketleriyle "O" çizer, "HU" derler. Biz yok, Ben yok yalnızca "O" var derler.
Hamisen: Dönmek kendinden geçmeyi, aşkı ve muhabbeti ifade eder. "Pervane olmak","etrafında dönmek", "gözü ondan başkasını görmemek" gibi deyim ve tabirler hep aşk ve muhabbeti ifade ederler. Kainattaki bütün dönmeler, Allaha muhabbetin ifadesidir. Allahın cazibesindendir. Tavaf ederken Hacılar marifetlerini muhabbet makamına çıkarırlar.
Risale-i Nurdan bir-iki bahiste ekleyelim:
İkinci Nükte: Nev'-i insanda, hususan yüksek tabakasında, meslekleri ayrı ayrı hadsiz zâtlarda, gayet esaslı bir surette bulunan şedid bir aşk-ı lahutî ve kuvvetli bir muhabbet-i Rabbaniye, bilbedahe misilsiz bir cemale işaret, belki şehadet eder. Evet böyle bir aşk, öyle bir cemale bakar, iktiza eder. Ve öyle bir muhabbet, böyle bir hüsn ister. Belki bütün mevcudatta lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile edilen umum hamd ü senalar, o ezelî hüsne bakıyor, gidiyor. Belki Şems-i Tebrizî gibi bir kısım âşıkların nazarında bütün kâinatta bulunan umum incizablar, cezbeler, cazibeler, cazibedar hakikatlar; ezelî ve ebedî bir hakikat-ı cazibedara işaretlerdir. Ve ecramı ve mevcudatı mevlevî-misal pervane gibi raks u semaa kaldıran cezbedarane harekât ve deveran, o hakikat-ı cazibedarın cemal-i kudsîsinin hükümdarane tezahüratı karşısında âşıkane ve vazifedarane bir mukabeledir.
Şualar ( 80 )
Şu (*): Delaletçe sîması bir "Hu" lafzına benzer ki, o "Hu"nun her bir cüz'ü küçük "Hu"lardan, her bir küçük "Hu" da küçücük "Hu"lardan teşekkül etmiştir.} bürhanımız değil yalnız erkânı ve âzası, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek "Lâ İlahe İllallah" diye zikrediyorlar.
Mesnevi-i Nuriye ( 251 )
Yirmialtıncı Pencere
(Haşiye): Şu pencere umumî değil. Ehl-i kalb ve ehl-i muhabbete hususiyeti var.}
Şu kâinatın mevcudatı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemaller ve hüsünler; bir Cemal-i Sermedî cilvelerinin bir nevi gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimî bir şemsin şualarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal zaman ırmağında, seyyar mevcudatın üstünde parlayan lemaat-ı cemaliye dahi, bir cemal-i sermedîye işaret ederler ve onun bir nevi emareleridirler. Hem kâinat kalbindeki ciddî aşk, bir Maşuk-u Lâyezalî'yi gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delaletiyle; şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev'-i insandaki ciddî aşk-ı lahutî gösterir ki; bütün kâinatta -fakat başka şekillerde- hakikî aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kalb-i kâinattaki şu hakikî muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezelî'yi gösterir. Hem kâinatın sinesinde çok suretlerde tezahür eden incizablar, cezbeler, cazibeler; ezelî bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyle olduğunu hüşyar kalblere gösterir. Hem mahlukatın en hassas ve nuranî taifesi olan ehl-i keşf ve velayetin ittifakıyla, zevk ve şuhuda istinad ederek, bir Cemil-i Zülcelal'in cilvesine, tecellisine mazhar olduklarını ve o Celil-i Zülcemal'in (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un, bir Cemil-i Zülcelal'in vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat'iyyen şehadet eder. Hem kâinat yüzünde ve mevcudat üstünde işleyen kalem-i tahsin ve tezyin; o kalem sahibi zâtın esmasının güzelliğini vâzıhan gösteriyor.
İşte kâinat yüzündeki cemal ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab ve gözlerindeki keşf ve şuhud ve hey'atındaki hüsün ve tezyinat; pek latif, nurani bir pencere açar. Onun ile, bütün esması cemile bir Cemil-i Zülcelal'i ve bir Mahbub-u Lâyezalî'yi ve bir Mabud-u Lemyezel'i, hüşyar olan akıl ve kalblere gösterir. İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulümatında, boğucu şübehat içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemal-i vahdeti gör, kemal-i imanı kazan, hakikî insan ol!..
Sözler ( 679 )
NURYOLCUSU
Biz de kısa da olsa, bir-iki satırla hatıra gelen manaları not edelim. Hatırına başka manalar gelenler de, fikirlerini beyan etsinler. İlave edelim.
Evvelen: Hikmetini bilmememiz, hikmetsiz olmasına delalet etmez. Çünki, hikmetini bilmediğimiz ve asırlarca bilinmeyen hikmetler, şu andaki bilim ve teknoloji ile bir derece biliniyor. Sonsuz Hikmet sahibi Allahın her yaptığı hikmetlidir. Boş,lüzumsuz, faydasız,hikmetsiz hiçbir fiili yoktur. Ayrıca mesela bir resme, tabloya baktığımızda bazı şeyleri anlasak da, aslında ressamın iç dünyasındaki manaları tam anlamamız mümkün değildir. Bazı şeylerin de hikmetini tam çözemememiz bundan kaynaklanıyor.
Saniyen: Hareketler üçgen olsaydı. Bu sefer neden dairesel veya dörtgen değil derdik. Allahın tercihi böyle olmuş.
Salisen: Geometri ve Hendese ilminde kusursuz şekil olarak daire ve küreden bahsedilir. Eşya ne kadar köşeli ise kırılganlığı artıyor. Ne kadar kavisli ise mükemmele yaklaşıyor.
Rabian: Daire şekli, Arabçada Hu sesini veren He harfinin yazılma şekillerinden biridir. Topak He denilir. Türkçedeki Üçüncü Tekil Şahıs olan "O" ya karşılık gelir. Yani, çok bilinen şahsın, ismini bile söylemeye gerek yoktur. "O" demek kafidir. Yani Kainattaki gezegenler, güneşler, galaksilerden ta atomun elektronlarına kadar her cisim dairesel hareketleriyle "O" çizer, "HU" derler. Biz yok, Ben yok yalnızca "O" var derler.
Hamisen: Dönmek kendinden geçmeyi, aşkı ve muhabbeti ifade eder. "Pervane olmak","etrafında dönmek", "gözü ondan başkasını görmemek" gibi deyim ve tabirler hep aşk ve muhabbeti ifade ederler. Kainattaki bütün dönmeler, Allaha muhabbetin ifadesidir. Allahın cazibesindendir. Tavaf ederken Hacılar marifetlerini muhabbet makamına çıkarırlar.
Risale-i Nurdan bir-iki bahiste ekleyelim:
İkinci Nükte: Nev'-i insanda, hususan yüksek tabakasında, meslekleri ayrı ayrı hadsiz zâtlarda, gayet esaslı bir surette bulunan şedid bir aşk-ı lahutî ve kuvvetli bir muhabbet-i Rabbaniye, bilbedahe misilsiz bir cemale işaret, belki şehadet eder. Evet böyle bir aşk, öyle bir cemale bakar, iktiza eder. Ve öyle bir muhabbet, böyle bir hüsn ister. Belki bütün mevcudatta lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile edilen umum hamd ü senalar, o ezelî hüsne bakıyor, gidiyor. Belki Şems-i Tebrizî gibi bir kısım âşıkların nazarında bütün kâinatta bulunan umum incizablar, cezbeler, cazibeler, cazibedar hakikatlar; ezelî ve ebedî bir hakikat-ı cazibedara işaretlerdir. Ve ecramı ve mevcudatı mevlevî-misal pervane gibi raks u semaa kaldıran cezbedarane harekât ve deveran, o hakikat-ı cazibedarın cemal-i kudsîsinin hükümdarane tezahüratı karşısında âşıkane ve vazifedarane bir mukabeledir.
Şualar ( 80 )
Şu (*): Delaletçe sîması bir "Hu" lafzına benzer ki, o "Hu"nun her bir cüz'ü küçük "Hu"lardan, her bir küçük "Hu" da küçücük "Hu"lardan teşekkül etmiştir.} bürhanımız değil yalnız erkânı ve âzası, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek "Lâ İlahe İllallah" diye zikrediyorlar.
Mesnevi-i Nuriye ( 251 )
Yirmialtıncı Pencere
(Haşiye): Şu pencere umumî değil. Ehl-i kalb ve ehl-i muhabbete hususiyeti var.}
Şu kâinatın mevcudatı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemaller ve hüsünler; bir Cemal-i Sermedî cilvelerinin bir nevi gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimî bir şemsin şualarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal zaman ırmağında, seyyar mevcudatın üstünde parlayan lemaat-ı cemaliye dahi, bir cemal-i sermedîye işaret ederler ve onun bir nevi emareleridirler. Hem kâinat kalbindeki ciddî aşk, bir Maşuk-u Lâyezalî'yi gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delaletiyle; şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev'-i insandaki ciddî aşk-ı lahutî gösterir ki; bütün kâinatta -fakat başka şekillerde- hakikî aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kalb-i kâinattaki şu hakikî muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezelî'yi gösterir. Hem kâinatın sinesinde çok suretlerde tezahür eden incizablar, cezbeler, cazibeler; ezelî bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyle olduğunu hüşyar kalblere gösterir. Hem mahlukatın en hassas ve nuranî taifesi olan ehl-i keşf ve velayetin ittifakıyla, zevk ve şuhuda istinad ederek, bir Cemil-i Zülcelal'in cilvesine, tecellisine mazhar olduklarını ve o Celil-i Zülcemal'in (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un, bir Cemil-i Zülcelal'in vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat'iyyen şehadet eder. Hem kâinat yüzünde ve mevcudat üstünde işleyen kalem-i tahsin ve tezyin; o kalem sahibi zâtın esmasının güzelliğini vâzıhan gösteriyor.
İşte kâinat yüzündeki cemal ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab ve gözlerindeki keşf ve şuhud ve hey'atındaki hüsün ve tezyinat; pek latif, nurani bir pencere açar. Onun ile, bütün esması cemile bir Cemil-i Zülcelal'i ve bir Mahbub-u Lâyezalî'yi ve bir Mabud-u Lemyezel'i, hüşyar olan akıl ve kalblere gösterir. İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulümatında, boğucu şübehat içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemal-i vahdeti gör, kemal-i imanı kazan, hakikî insan ol!..
Sözler ( 679 )
NURYOLCUSU