nuryolcusu
01-06-09, 20:10
Üstadımız, Risale-i Nurda maddi ve manevi hayatımızın esaslarını, temellerini, odak noktalarını teşkil eden hakikatları, düstur ipleriyle, ilmek ilmek, nakış nakış işlemiş. Nurani bir kumaş, bir marifet modeli, bir muhabbet-i İlahi timsali, kamil bir mümin şeklini teşkil etmiş.
Menbaı ise, doğrudan doğruya Kur’an ve Sünnetin İlahi, kudsi, nurani kaynağıdır.
Bu düsturlar içinde; en yüksek bir haslet olan, imanın inkişafının göstergesi bulunan İhlasın yeri, en önde gelir. İhlasın düsturları sayılırken de, birinci sırada şu düstur vardır:
Birinci Düsturunuz: Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.
Bu düstur insanı nefsaniyetten, hayvaniyetten, süfli menfaat ve lezzetlerden; melekiyet, hakiki insaniyet, ubudiyet ve mahbubiyet makamına çıkarıyor. Yaptığı her işi, emr-i İlahi ve rıza-yı İlahi için yapmak, insanı Allahın abdi ve askeri yapıyor.
Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise: Yalnız bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli. Yâ Rab! Kusurumuzu afvet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmîn demeli ve ona yalvarmalı…
İnsan fıtraten her yaptığı işten bir menfaat ve faide, bir haz ve lezzet bekler. Bu onun nefsaniyet ve hayvaniyet tarafıdır. Rabbimiz irademiz ve ihtiyarımızla o nefsin perdesini yırtmamızı; hayvaniyetimizi, nefsaniyetimizi… melekiyet ve hakiki insaniyete çıkarmamızı ister. Bu Ahsen-i takvim yoludur. İnsanı ala-yı illiyyine çıkarma basamağıdır.
Dikkat edilecek bir nokta ise, niyetinizde rıza-yı İlahi olmalı demiyor, amelinizde diyor. Niyette rıza-yı İlahi kolaydır amma iş amele gelince, fiile gelince devreye, çevre giriyor. İnsanların takdiri veya tekdiri, istihsanı veya istihkarı yani beğenmesi veya küçük görmesi ila ahir… insanın önüne çıkıyor.
İşte amelde rızayı İlahiyi bulabilmenin ve devam ettirebilmenin yolu, Allahın rıza ve kabulüne bakmaktır, insanların küsmesine ve red etmesine bakmamaktır.
Kastamonu Lahikasında, insanları riyaya sevkeden üç sebebden bahsedilmiş:
Riyaya insanları sevkeden esbabın
Birincisi: Za’f-ı imandır. Allah’ı düşünmeyen, esbaba perestiş eder, halklara hodfüruşlukla riyakârane vaziyet alır. Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur’dan aldıkları kuvvetli iman-ı tahkikî dersiyle; esbaba ve nâsa ubudiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubudiyetlerinde onlara gösterişle riya etsinler.
İmanın inkişafı, ihlas çekirdeğinin büyük bir ağaç olup, dal budak verip, çiçek ve meyveler vermesini temin ediyor.
İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sâni’i netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlası kazanır. Her ne ise.. bunda çok derecat, meratib var.
Mesnevi Zührede 13. Notada, karıştırılan, medar-ı iltibas olmuş, beş meseleden birincisi olarak:
Tarîk-ı hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenab-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler.
Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddid defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni galib edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmam; muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir.”
İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.
Evet insanın elindeki cüz’-i ihtiyarî ile işledikleri ef’allerinde, Cenab-ı Hakk’a ait netaici düşünmemek gerektir. Meselâ: Kardeşlerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaîflerin kuvve-i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor.
Halbuki Üstad-ı Mutlak, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, وَمَاعَلَىالرَّسُولِاِلاَّالْبَلاَغُolan ferman-ı İlahîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünki اِنَّكَلاَتَهْدِىمَنْاَحْبَبْتَوَلكِنَّاللّهَيَهْد ِىمَنْيَشَاءُ sırrıyla anlamış ki: İnsanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı.
Öyle ise; işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!
Üstadımız 1948 yıllarında Mustafa Sungur Abiyi hizmetler için Ankaraya gönderir. Tarihçede geçen şekliyle şöyle:
Emirdağı’nda iken, Ankara’ya Nur hizmeti için gönderdiği bir talebesi hâl-i âleme bakarak, “Bu insanlar ne zaman Nur hakikatlarını dinleyecek, kalın zulmet perdeleri nasıl yırtılacak, manevî karanlıklar nasıl izale olacak?” diye ümidsizliğe düşer.
Sonra bir gün Emirdağı’na Üstad’ın yanına döndüğü zaman, o büyük Üstad der: “Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek, Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Sen orada, bu insanlar ne zaman Risale-i Nur’u dinleyecekler diye ümidsizliğe düşme, merak etme! Kat’iyyen bil ki; Mele-i A’lânın hadsiz sâkinleri, bugün Risale-i Nur’u alkışlıyorlar. Onun için, hiç ehemmiyeti yok. Kıymet, kemmiyette değil, keyfiyettedir. Bazan bir hâlis ve fedakâr talebe, bine mukabildir.” diyerek ye’sini giderir.
Yine birinci düsturumuza dönelim. Çok mühim bir ders de şu ki:
O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.
Demek Cenab-ı Hakkın meşiet ve hikmetinde çok sırlar var. Bu sırlar bazen şu hakikatı ders vermiş:
Ey sevaba hırslı ve a’mal-i uhreviyeye kanaatsız insan! Bazı Peygamberler gelmişler ki, mahdud birkaç kişiden başka ittiba edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etba’ ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlahîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile “Herkes beni dinlesin” diye vazifeni unutup, vazife-i İlahiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.
Üstadımızın talebelerinden olan Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendiyi ziyarete gitmiştik. Üstadımızla alakalı hatıraları sorduğumuzda şu mealde anlatmıştı.
Üstadımızı ziyarete gider. Üstadımız Nurların okunmasını ve çevreye neşrini ders verir. Dönüşünde tanıdığı birkaç kişiyi davet eder ve Nurlardan dersler okur. Fakat istenilen netice alınamayınca, Üstadımıza devam edeyim mi diye mektub yazar. Üstadımız da canlı mektub olarak Muzaffer Arslan ağabeyi gönderir. Yukarıdaki dersi Üstadımız verir ve der ki:Bir beldede, bir tane Nur Talebesi varsa orası (manen) benimdir.
20. Lem’adan bir-iki ifade ile bitirelim:
…hüsn-ü kabul ve hüsn-ü tesir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk’ın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlasa muvaffak olur. Yoksa ihlası kaçırır.
İhlas ve rıza-yı İlahî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlahîdir ve mayesi ihlastır; o küçük değildir, büyüktür.
Menbaı ise, doğrudan doğruya Kur’an ve Sünnetin İlahi, kudsi, nurani kaynağıdır.
Bu düsturlar içinde; en yüksek bir haslet olan, imanın inkişafının göstergesi bulunan İhlasın yeri, en önde gelir. İhlasın düsturları sayılırken de, birinci sırada şu düstur vardır:
Birinci Düsturunuz: Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.
Bu düstur insanı nefsaniyetten, hayvaniyetten, süfli menfaat ve lezzetlerden; melekiyet, hakiki insaniyet, ubudiyet ve mahbubiyet makamına çıkarıyor. Yaptığı her işi, emr-i İlahi ve rıza-yı İlahi için yapmak, insanı Allahın abdi ve askeri yapıyor.
Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise: Yalnız bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli. Yâ Rab! Kusurumuzu afvet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmîn demeli ve ona yalvarmalı…
İnsan fıtraten her yaptığı işten bir menfaat ve faide, bir haz ve lezzet bekler. Bu onun nefsaniyet ve hayvaniyet tarafıdır. Rabbimiz irademiz ve ihtiyarımızla o nefsin perdesini yırtmamızı; hayvaniyetimizi, nefsaniyetimizi… melekiyet ve hakiki insaniyete çıkarmamızı ister. Bu Ahsen-i takvim yoludur. İnsanı ala-yı illiyyine çıkarma basamağıdır.
Dikkat edilecek bir nokta ise, niyetinizde rıza-yı İlahi olmalı demiyor, amelinizde diyor. Niyette rıza-yı İlahi kolaydır amma iş amele gelince, fiile gelince devreye, çevre giriyor. İnsanların takdiri veya tekdiri, istihsanı veya istihkarı yani beğenmesi veya küçük görmesi ila ahir… insanın önüne çıkıyor.
İşte amelde rızayı İlahiyi bulabilmenin ve devam ettirebilmenin yolu, Allahın rıza ve kabulüne bakmaktır, insanların küsmesine ve red etmesine bakmamaktır.
Kastamonu Lahikasında, insanları riyaya sevkeden üç sebebden bahsedilmiş:
Riyaya insanları sevkeden esbabın
Birincisi: Za’f-ı imandır. Allah’ı düşünmeyen, esbaba perestiş eder, halklara hodfüruşlukla riyakârane vaziyet alır. Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur’dan aldıkları kuvvetli iman-ı tahkikî dersiyle; esbaba ve nâsa ubudiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubudiyetlerinde onlara gösterişle riya etsinler.
İmanın inkişafı, ihlas çekirdeğinin büyük bir ağaç olup, dal budak verip, çiçek ve meyveler vermesini temin ediyor.
İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sâni’i netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlası kazanır. Her ne ise.. bunda çok derecat, meratib var.
Mesnevi Zührede 13. Notada, karıştırılan, medar-ı iltibas olmuş, beş meseleden birincisi olarak:
Tarîk-ı hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenab-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler.
Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddid defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni galib edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmam; muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir.”
İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.
Evet insanın elindeki cüz’-i ihtiyarî ile işledikleri ef’allerinde, Cenab-ı Hakk’a ait netaici düşünmemek gerektir. Meselâ: Kardeşlerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaîflerin kuvve-i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor.
Halbuki Üstad-ı Mutlak, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, وَمَاعَلَىالرَّسُولِاِلاَّالْبَلاَغُolan ferman-ı İlahîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünki اِنَّكَلاَتَهْدِىمَنْاَحْبَبْتَوَلكِنَّاللّهَيَهْد ِىمَنْيَشَاءُ sırrıyla anlamış ki: İnsanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı.
Öyle ise; işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!
Üstadımız 1948 yıllarında Mustafa Sungur Abiyi hizmetler için Ankaraya gönderir. Tarihçede geçen şekliyle şöyle:
Emirdağı’nda iken, Ankara’ya Nur hizmeti için gönderdiği bir talebesi hâl-i âleme bakarak, “Bu insanlar ne zaman Nur hakikatlarını dinleyecek, kalın zulmet perdeleri nasıl yırtılacak, manevî karanlıklar nasıl izale olacak?” diye ümidsizliğe düşer.
Sonra bir gün Emirdağı’na Üstad’ın yanına döndüğü zaman, o büyük Üstad der: “Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek, Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Sen orada, bu insanlar ne zaman Risale-i Nur’u dinleyecekler diye ümidsizliğe düşme, merak etme! Kat’iyyen bil ki; Mele-i A’lânın hadsiz sâkinleri, bugün Risale-i Nur’u alkışlıyorlar. Onun için, hiç ehemmiyeti yok. Kıymet, kemmiyette değil, keyfiyettedir. Bazan bir hâlis ve fedakâr talebe, bine mukabildir.” diyerek ye’sini giderir.
Yine birinci düsturumuza dönelim. Çok mühim bir ders de şu ki:
O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.
Demek Cenab-ı Hakkın meşiet ve hikmetinde çok sırlar var. Bu sırlar bazen şu hakikatı ders vermiş:
Ey sevaba hırslı ve a’mal-i uhreviyeye kanaatsız insan! Bazı Peygamberler gelmişler ki, mahdud birkaç kişiden başka ittiba edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etba’ ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlahîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile “Herkes beni dinlesin” diye vazifeni unutup, vazife-i İlahiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.
Üstadımızın talebelerinden olan Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendiyi ziyarete gitmiştik. Üstadımızla alakalı hatıraları sorduğumuzda şu mealde anlatmıştı.
Üstadımızı ziyarete gider. Üstadımız Nurların okunmasını ve çevreye neşrini ders verir. Dönüşünde tanıdığı birkaç kişiyi davet eder ve Nurlardan dersler okur. Fakat istenilen netice alınamayınca, Üstadımıza devam edeyim mi diye mektub yazar. Üstadımız da canlı mektub olarak Muzaffer Arslan ağabeyi gönderir. Yukarıdaki dersi Üstadımız verir ve der ki:Bir beldede, bir tane Nur Talebesi varsa orası (manen) benimdir.
20. Lem’adan bir-iki ifade ile bitirelim:
…hüsn-ü kabul ve hüsn-ü tesir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk’ın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlasa muvaffak olur. Yoksa ihlası kaçırır.
İhlas ve rıza-yı İlahî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlahîdir ve mayesi ihlastır; o küçük değildir, büyüktür.